Varoluşsal Bir Mesele: İnsan Nasıl Kendisi Olur?


Duruyordum köprünün üstüne

Geçenlerde, karanlık gecenin ortasında.

Uzaklardan bir şarkı duyuluyordu

Ve altın damlaları gibi düşüyordu

Bırakıyordu arkasında titreyerek açılan halkalar

Müzik, gondollar, ışıklar…

Sarhoşlar gibi, yüzüp gittiler alacakaranlığa…


Benim ruhum, olmayan parmakların

Titrettiği o çalgı,

Bir barkarol söyleniyor gizlice,

Bin bir renkli mutluluk için titreyerek.

Onu duyan oldu mu?




İnsan nasıl kendisi olur? diye soran ünlü filozof Friedrich W. Nietzsche belki de tarihin en zor sorusunu yöneltiyor bizlere. Bu soruya cevap vermek için belki de önce “kendilik” kavramını bilmek lazım. Yani insan önce kendini tanımalı ve bilmelidir ki, “kendisi olma” yolunda cesur adımlar atabilsin.


Kendisi olmak kavramı salt bu yüzden insan yaşamında önemli bir yer tutar. Birey olarak doğan insan, büyüyüp geliştikçe içinde yaşadığı toplumun değerleri tarafından kuşatılır. Kültürlenme yoluyla toplumun inanç, değer, bilgi, görgü ve ahlak kurallarını öğrenir. Prof. Dr. İsmail Doğan, bu süreci “toplumsallaşma” kavramı ile ele alır ve toplumsallaşmanın birey ve toplum açısından iki yönüne işaret eder. Buna göre; birey açısından toplumsallaşmanın sonucu kişiliğin gelişmesi ve gerçekleşmesi iken, biyolojik bir organizmanın insanlaşması, benlik ve kimlik kazanmasıdır. Toplum açısından ise, kültürün bir sonraki nesillere aktarılması ve insanların toplumun yaşam düzeyine uydurulmasıdır. Şöyle de denebilir; toplumsallaşmanın hem birey hem de toplum açısından karşılıklı yararı söz konusudur.


Nietzsche’nin belki de en çok karşı çıktığı içinde yaşadığı kültürün bozuk düzenidir. Öyle ki düşünür kendi içinden çıktığı Alman kültürünü dahi şiddetle eleştirir. Belki de onun “insanlaşma” süreci de bu noktada başlar. İnsan kendi toplumunu eleştirme gücünü ve cesaretini bulduğu an birey olarak “kendisine dönüyor” diyebiliriz. “Bireyselleşme” diyerek devam ediyor İsmail Hoca ve bireyselleşmenin aslında toplum ne verirse (emrederse) almak değil, yeteneklerini geliştirerek toplumda varlığını kanıtlama çabası olduğunu söylüyor. Bu bağlamda konuyu şöyle özetlersek yararlı olabilir; insanın gelişebilmesi için öncelikle kendini tanıma sürecine girmesi, yani bu istenci taşıması gerekir. Bu arada toplum tarafından kendisine empoze edilen değerleri sorgulamayı ve toplum içinde varlığını oluşturmayı da kendine dert edinmelidir.


Üstün Dökmen’e göre bu tür bir yaşantı otantik yaşamakla eşdeğerdir. İnsanın alabildiğince otantik yaşaması belki kulağa hoş gelebilir ancak bunun önemli bir sakıncasına da dikkat çekiyor Üstün Hoca; Otantik yaşayan insanın fazlasıyla kendine dönmesi toplumdan uzaklaşmasına ve dolayısıyla çevresine yabancılaşmasına yol açabilir. Tersi durumda ise, yani toplumsal değerlere fazlasıyla bağlı kişilerin kendisine yabancılaşma tehlikesi her zaman vardır.


İnsan bu ikisi, yani toplumsal yaşamla otantik yaşamı kastediyorum, arasındaki dengeyi nasıl bulabilir? Çevremize baktığımızda insanın bu iki yaşam arasında sık sık gidip geldiğini görmemiz mümkün. Belki de bu git-gelin psikolojik baskısından olsa gerek, pek çok kişi tek tür bir yaşamı da seçebiliyor. Her halükarda kişinin kendisininkinden başka yaşamlar da olduğunu bilmesi ve saygı duyması gerektiğini söyleyerek konuyu bağlayalım.


Nietzsche’nin toplumsal yaşama karşı otantik yaşamı seçtiğini söyleyebiliriz. O, Doğan Cüceloğlu’nun tabiriyle gerçek bir “savaşçı”. Fakat Cüceloğlu’nun da vurguladığı gibi bu savaşı topluma değil, kendisine karşı veriyor. Cummings’in sözü burada Nietzsche için söylenmiş gibi duruyor; “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez!”

Şimdi kendimize şunu sormalıyız. Acaba bizler kendi savaşımızı hakkıyla veriyor muyuz? Bu soruyu sorabilmek için bile belli bir cesaret gerekli. Ama cesaret de artık bir “savaşçının” tabiriyle farklı bir anlam kazanıyor. Kişinin kendi potansiyeline inanarak, kendisinden korkmadan, kendini gerçekleştirme yolunda yaşaması cesaretin en belirgin tanımı. Bu noktada toplumsal aidiyetle, bireysel ya da otantik yaşam arasında kalmış bir neslin cesareti sorgulanmalı diye düşünüyorum. Cesur olmayan; yani aslında kendisini yaşamayan, kendi savaşını vermeyen bir kişinin “mış gibi yaşadığını” söylemekle yanılmıyor Cüceloğlu. Mış gibi yaşamları seçmeyen insanlar ise kendi gerçekliklerini yaratarak tüm dayatmacı zihniyetlere meydan okuyor. Bu büyük “savaşçılar” tarihin her devrinde ismi geçen; bilgelikleri, öğretileri, hayat felsefeleri ile insanlığa yön gösteren liderler aslında. Çok uzağa gitmemize gerek yok; Atatürk gibi bir lider ile ülke olarak övünç duymalıyız. Veya hadi biraz uzaklaşalım… Bir Ghandi, bir Mandela vb. hepsi kendi hayatlarının anlamını kavramış ve bunu tüm dünyaya gururla sergilemiş insanlar…


Ancak tüm insanların bu potansiyellerini kullanabildiğini söylersek hata etmiş oluruz. İnsanın kendisiyle verdiği bu en zor savaş, çoğu kimse için hayal edilecek bir şey bile değildir. Öyle ki bu insanlar için çağın dayatmacı güçlerine biat etmek, oların istediği gibi bir insan olmak makbuldür. Bunu erdemlilik ve şeref olarak bile sayabilirler. Onlara göre insan toplumsal bir varlık olduğu için topluma uymalıdır. Bunun aksi ise toplum düşmanlığı ile eşdeğerdir.


Oysa otantik yaşamak; kendinle kendine karşı savaşmak, kendini gerçekleştirmek ve hayatını anlamlandırmak toplum düşmanlığı değildir. Tersine böyle bir yaşam süren insanlar, toplum içinde “deli” damgası yeseler de, öncelikle insana değer verirler. İnsanın kendini geliştirmesi ve yaşaması ile toplumsallaşacağını savunurlar. Toplumun dayattığı kurallara sorgulamaksızın boyun eğmek yerine, insanı geliştirerek toplumun da daha üst noktalara taşınabileceğini düşünürler. Bu bağlamda otantik yaşayanlar (savaşçılar) aynı zamanda birer toplum önderidir de.


Tabi toplumu şekillendirme fikri çoğu zaman iticidir. Tarihin her devrinde bu böyle olmuştur. Bunun başlıca sebebi ise, toplumda önde gelen güç sahibi insanların “yeni bir toplum” düşüncesi içinde kendi bireysel rollerinden emin olamamalarıdır. Yani, yeni toplumda kendi statülerini bilemezler. Dahası güçlerini ve iktidarlarını kaybetme korkusu taşırlar. Haksız da sayılmazlar aslında. Mademki bu yeni bir toplumdur, öyleyse eski olan her şey de yenilenmeye mahkumdur. Fromm, “Yeni Bir İnsan, Yeni Bir Toplum” isimli eserinde tam da bu noktaya değinmektedir. Fromm’a göre insanın kendisini özgürce gerçekleştirmesine olanak tanındığında gerçek “İnsan Çağı” başlayacaktır. Ayrıca Fromm’un, bizim “toplum dayatması” olarak adlandırdığımız dünyayı “yanılsama” kelimesiyle bağdaştırması da dikkat çekicidir. Gerçekten de, toplum hayatında bir yanılsamanın içinde yaşayan sanal varlıklar olmamız tesadüf değildir. İnsan Çağının başlangıcı yanılsamalardan kurtulmakla olacaktır. Belki de bu yüzden olsa gerek, Sinoplu Diyojen toplumsal yanılsamaları aydınlatmak ve “gerçek bir insan bulmak” umuduyla gündüz vakti elinde fenerle dolaşmıştır? Onun Büyük İskender karşısındaki “gölge etme başka ihsan istemem” deyişi de otoriteye olan karşı çıkışını güzel bir biçimde gösterir bize. Her ne kadar bu olay bir rivayet de olsa, her halde böyle bir rivayet en çok Diyojen’e yakışırdı?


Konumuza devam edelim… Fromm’un toplumsal yanılsamalara ilişkin fikri aslında pek de yeni sayılmaz. Her çağın aydınları ve önde gelen düşünürleri bu yanılsamaya karşı durmuştur, ve bundan sonra da duracaktır. Ünlü Fransız düşünür Descartes, hayatının uzun sayılabilecek bir döneminde savaşlar, serüvenler ve gezilerden sonra kendi özgün felsefesini geliştirmiştir örneğin. Geçmiş yaşamında öğrendiği, duyduğu, gördüğü ve inandığı değerlerin hepsini silerek yaşama karşı “kuşkucu” bir tavır takınmıştır. Acaba Descartes da bizim şimdi yaptığımız gibi bir “içsel sorgulama” sonucu mu “Descartes” olmuştur? Veya Spinoza’yı ele alalım… Spinoza, sorgulayıcı düşüncenin en önemli temsilcilerinden biri olarak, sırf “din adamlarını rahatsız etmeme” koşulu öne sürüldüğü için Heidelberg Üniversitesi’nin kendisine yaptığı felsefe profesörlüğü teklifini reddetmiştir. Bir başka önder, Mustafa Kemal Atatürk, padişahın buyruklarına karşı çıkarak milli mücadeleyi başlatmış ve bu uğurda ölümü bile göze almıştır.


İnsana verdiği değer ve insanın özünde iyi bir varlık olduğunu söylemesi bakımından tanınan ünlü Çin bilgelerinden Mencius, kralların bile sırf kral oldukları için saygıyı hak ettikleri düşüncesine karşı durmuştur. Ona göre krallar ancak adil bir yönetici oldukları anda gerçekten saygıyı hak eder. Mencius’un milattan önce yaşadığı düşünüldüğünde yaşadığı çağın çok ötesinde bir insan olduğu daha iyi anlaşılabilir.


Kısacası, aslında her büyük adam kendi inandığı değerler ve yaşam amacı uğruna binbir zorluğa ve eziyete katlanmıştır ve onlar ancak böyle bir yaşamla huzur bulmuşlar ve ölümsüzlüğü tatmışlardır. Tabi otantik yaşayanlar kadar onları sindirmeye çalışan zorbaların da türlü enstrümanları vardır. Eski çağlarda feodal beyler bunu kılıçla yaparken, ortaçağın din adamları ilahi güçleri kendi iktidarları uğruna alet etmiştir. Günümüz dünyasında ise bu enstrüman “modernite” adı altında insanlığa yutturulan kapitalizmdir. Altta kalanın canı çıksın mantığı ile işleyen kapitalist düzende herkes altta kalmamak uğruna üste çıkmaya çalışmaktadır. Bunun için de her türlü ahlaksız ve illegal yola başvurulabilir. İnsanların eşitliği, kardeşlik duygusu ve insanlık onuru ile bağdaşmayan bu sömürü düzeninde, insanların ortak paydası olarak sayılabilecek tüm değerler metalaşmıştır. Her değer gibi, insanlar da adeta kendini pazara çıkarmıştır. Günlük telaşeler içinde insan, sömürü düzeninin egemenliğini vücudunun her hücresinde daha fazla hissetmekte ve uyuşmaktadır. Uyuşmuş bir benlik ise kendisine verilen her ilacı (!) hap gibi yutmaktadır. Modernleştiğini zannederken aslında ilkelliğini ortaya koyan insanoğlu için tek kurtuluş yolu aklın özgürlüğünü esas kılmak olmalıdır. Nietzsche’nin insanlık tarihini “utanç, utanç, utanç” olarak özetlemesi aslında pek de tesadüf sayılmaz.

Böyle bir utanç ortamında güç ve iktidar sahiplerinin tek yapması gerekense, kendilerini alaşağı etmemeleri için piramidin altında bulunanlara “popüler oyuncaklar” ihsan etmeleridir. İspanya’nın faşist diktatörü Franco’nun meşhur “3F formülü” yakın zamanımızın bu konudaki en güzel örneklerinden biridir. Buna göre diktatör Franco, İspanya iç savaşı sırasında halk arasındaki direniş hareketlerini önlemek için gençleri apolitizme sürükleyecek üç şey bulmuştu; futbol, fiesta ve flamenko… Bu formülle de en azından bir süreliğine başarılı olmuştur. İşin ilginç yanı ise, halkı oyalayan Franco’nun kendisinin de bir “futbol hastası” olmasıdır! İnsanın kendi zehriyle zehirlenmesi ne de ilginç…


Nietzsche, makbul bir dünya kurulması uğruna gerçekliğin anlamı, değeri ve doğruluğu talan edildi derken aslında konumuzu gayet güzel özetliyor. Yine de yazımızı bir şiirle bitirmek hoş olabilir…


Kendi Olmak

Birileri vardır.... Birileri için yaşarken ölüdür aslında. Birileri ise.... Yaşarken sürükler birilerini ardında. .......................... Birileri vardır.... Yaşarken ezilir hayatının altında. Birileri ise... Ölürken bile ölümü yüceltir hayatı pahasına.


Güler Ilgaz

108 görüntüleme0 yorum

© 2015 by Erdem Oklay. All rights reserved

  • Heyecan Sosyal Simge
  • YouTube Sosyal Simge
  • LinkedIn Sosyal Simge
  • Instagram Sosyal Simge