Teoride ve Pratikte Öğretmenlerin Akademik Kariyerleri




“Muhalif öğretmenlerin sınıf söyleminde demokrasi” üzerine yarı yapılandırılmış bir görüşme formu hazırlıyordum ve uzman görüşü almak için tecrübesine ve uzmanlığına en fazla güvendiğim akademisyenlerden birinin kapısını çaldım. Nicel yöntemler ile çalışmaya alışmış biri olarak nitel yöntemler ile derinlemesine bilgi alabileceğim sorular hazırlamak konusunda güçlük çektiğim ortadaydı ve bu konuda bana en çok yardımı olabilecek kişinin yıllardır nitel çalışmalar yapan bu akademisyen olacağından emindim. “Demokratik bir öğretmen olduğunuzu düşünüyor musunuz?” şeklinde bir soru önermiş ve eklemişti “Buna hepsi ‘evet’ şeklinde yanıt verecekler, o zaman ‘bunu nasıl başarıyorsunuz?’ diye sorarsın.” biçiminde bir tavsiyede bulunmuştu. Hocamın tecrübesine ve alanyazın bilgisine güvenerek soruyu aynen aldım ama “Hayır” yanıtını alma olasılığına karşılık altına “Neden?” sorusunu eklemeyi de ihmal etmedim. On öğretmen ile görüştükten sonra hepsinden aynı yanıtı almıştım: Hayır!


Eğitim yönetimi ve denetimi alanında yüksek lisans ve doktora eğitimi gören öğretmenlerin hemen hepsinde aynı duygunun oluştuğuna eminim: Bu eğitimleri veren hocaların teorik bilgi birikimlerini tartışmaya gerek yoktur. Her biri alanında müthiş işlere imza atmış, önemli dergilerde yayın yapmış, pek çok kitap kaleme almış ve pek çok seminerde, webinarda ya da bildiride boy göstermiş hocalarımızdır. Ne var ki pek çoğunun geçmişini irdelediğimiz zaman en uzun süre öğretmen olarak görev yapmış olanın bile on seneden fazla tebeşir tozu yutmadıkları da bir gerçektir. Farklı bir ifade ile kusursuz akademisyenler olan bu bireyler esasında tecrübesiz öğretmenlerdir.


Yazının bu kısmında genç öğretmenlere verilecek mukaddes bir tavsiye beliriyor. Eğer akademik kariyer gibi bir düşünceleri varsa bunu öğretmenlik yıllarının henüz başında gerçekleştirmek durumundalar. Bu tavsiyenin neden hayati bir önem taşıdığını yazının ilerleyen kısımlarında açıklayabileceğimi umuyorum.


Bir üst paragrafta sunulan gizemin açığa kavuşturulmasından önce bir soru sorarak başlamak, sanıyorum daha doğru olacak. Herhangi bir devlet okuluna atanmış bir öğretmen neden yüksek lisans ya da doktora yapar? Buna pek çok farklı yanıt vermek olasıdır ama temelde iki yanıt diğerlerinden daha fazla öne çıkacaktır. İlk cevap Platon’u kıskandıracak bir idealizm ile öğretmenin kendisini geliştirmesi ve daha iyi bir öğretmen olma amacıyla yüksek öğretim görmesidir. Diğer yanıt ise Marx, Weber ve Durkheim’in ne kadar haklı olduğunu gösterircesine realisttir: Maddi ve statü olarak sosyal dikey hareketliliği gerçekleştirmek. İlkokul mezunu bir belediye işçisinden biraz daha fazla ücret almak ve aynı işçiden çok daha yüksek bir toplumsal statü kazanmak için sıradan bir öğretmen olmaktan fazlasını yapmak zorundasınızdır ki kariyer basamaklarında yükselmenin hiçbir anlam ifade etmediği Milli Eğitim sektöründe bunu gerçekleştirmenin bir yolu siyasi bağlantılar ile basamaklar arasında zıplamalar yaşamaksa diğer yolu da akademik kariyer yapmaktır.

İşte tam olarak bu esnada akademinin büyük bir sorunu olarak karşımıza bir kısır döngü çıkar.

Mesleğe hiç başlamadan, dört yıllık fakülte eğitiminizin hemen arkasından yüksek lisans kapısını aralamak oldukça mantıklıdır çünkü bir özel okul ile anlaşma ya da devlet kadrolarına atanma olasılığınız düşüktür. Bu nedenle en azından kendinizi gösterip araştırma görevlisi kadrolarına başvurabileceğiniz olasılığını göz önünde bulundurarak bir devlet memurunun maaşından daha yüksek gelir sunan araştırma görevlisi kadrolarına kapağı atmak ciddi bir alternatiftir ve size farklı imkanlar da sunacaktır. Akademinin içinden biri olma lüksüne sahip olduğunuz için sonraki yıllarda akademide kalma ihtimaliniz de artar. Kanımca öyle de olmalıdır çünkü 50d batağına saplanmış gencecik bireyler ekonomik kaygılar ile türlü ruhsal sorunlar yaşarken eline çoktan ekmeğini almış bireylerin onların yerine akademik kadrolara yerleşmesini vicdanım kabul etmemektedir. Ancak eğitim yönetimi ve denetimi ya da eğitim programcılığı veya eğitim sosyolojisi gibi eğitimle ilgili bir alanda kariyerinize bu erken başlangıç sizi teoriye boğacak ve eğitimin kendisinden uzak bir eğitim uzmanı olarak kalmanıza neden olacaktır.


Diğer senaryo ise ilkin bir devlet kadrosuna ya da makul ücretler veren bir özel kuruma kapağı atma şeklinde gerçekleşir. Bu halde ise büyük ihtimalle herhangi bir üniversiteye yüksek lisans başvurusunu en az dört ya da beş yıl ertelemeniz gerekir çünkü atandığınız bölgeye en yakın üniversiteye ulaşmak için sekiz ila on saat arası yolculuk yapmanız gerekir. Buna katlanmak kolay olmadığı gibi ek ders ücreti almadan dünya kadar yol masrafı, konaklama ve yeme içme masrafı anlamına da gelecektir. Yeni atandığı köy ya da ilçede bir düzen kurmaya çalışan genç bir öğretmenin sırtındaki diğer masrafları da sayarsak bunun hiç kolay olmayacağını tahmin etmek de güç değildir. Özel bir kurumda işe başlamış öğretmenin ise değil yüksek öğretim, nefes almak için bile zamanı kalmaz.

İşte tayin hakkınızın doğduğu o dört ya da beş yılın sonu kritik önem taşımaktadır. O esnada yüksek eğitime girmek köprüden önceki son çıkış olarak nitelendirilebilir çünkü bu aşamada büyük ihtimalle düşük gelirinizin yükünü biraz da olsa hafifletmek için ve biraz da etrafınızdaki toplumun zımni baskısından ötürü evlenmek ve bir takım farklı yüklerin altına girmek gibi bir olasılık da belirecektir. Bu aşamada akademik kariyer kararı almaz da aile kurma fikrine kendinizi kaptırırsanız akademik kariyerinizi iyi ihtimalle beş, ortalama bir tahmin ile on yıl ertelemeniz gerekecektir. Bu noktada çocuk sahibi olmak, bir ev ya da araba almak gibi gereksinimler nedeniyle öğretmenliğin el verdiği her imkânı kullanarak fazladan gelir elde etme kaygısına düşeceğinizden dolayı akademik kariyer için zaman bulmanız söz konusu olmayacaktır. Bu aşamada akademik kariyer için adım atsanız bile bitmeyen tezler ve verilemeyen derslerden dolayı akademik kariyeriniz sonsuza kadar bitebilir.


Eğer treni kaçırırsanız artık deneyimli bir öğretmen olarak maddi yüklerinizden arınır ve akademik kariyer yapmak için en uygun zemini yakalarsınız. On beş yıllık bir öğretmen olarak ev kirasından ve araba taksitlerinden kurtulmuşsunuzdur ve çocuklarınız da belli bir yaşa gelmiştir. Daha da ötesi artık eğitimin gerçeklerini pek çok farklı çevrede gözlemleme şansına sahip olmuşsunuzdur. Köy okullarından kenar mahalle okullarına, özel derslerden dershanelere ve en nihayetinde merkez okullara kadar pek çok okulda çalışmış ve eğitim sosyolojisinin içinden biri olarak eğitimin hemen her alanında fikir beyan edecek duruma gelmişsinizdir.


Elbette bu masal Kibritçi Kız masalını andıracak şekilde kötü bir sonla biter. Akademik kariyerinize adım atmak için gerek dil sınavına gerek Ales engeline takılmadan geçmek için yeterli zamanınız da vardır ve büyük ihtimalle belirli düzeyde eğitim okuması da yapmışsınızdır. Bu nedenle eğitim alanında yüksek eğitim başvurunuz kolayca kabul edilir. Fakat artık otuz beş yaşını gördüğünüz için akademinin ilk kapılarından biri olan araştırma görevlisi kadrolarına girme şansınız artık kalmamıştır. Benim kulaklarım “Kırk yaşında adamın ne işi varmış araştırma görevlisi kadrosunda” ve “Araştırma görevlisi dediğin çoluk çocuktur, sen o pozisyona fazla gelirsin” cümlelerini duyduğu için gönül rahatlığı ile bu satırları yazıyorum.

Peki ya sonrası? Derslerinize yeteri kadar zaman ayırır, ailenizden ve sağlığınızdan ödün verirsiniz. Akademik olarak ortaya koyduğunuz işler de saygı görür. Hemen her hocanız sizden memnundur ama tecrübeli bir öğretmen olarak akademiye girmek için doktora eğitimini tamamlamanız gerekir.

En iyi ihtimalle kırkına merdiven dayamış ya da kırk yaşını aşmış olarak doktoradan mezun olduktan sonra acı biçimde şunu fark edersiniz: Üniversiteyi bitirdikten hemen sonra yüksek öğretime başlayan yaşıtlarınız doçent olmuşlardır. Kırk yaşından sonra sizin doçent ya da profesör olmak için yeteri kadar zamanınız kalmamıştır. Daha kötüsü artık kolay sindirilebilecek, akademik kamplaşma içinde baskı altına alınabilecek ve “birilerinin adamı” olacak yaşı da geçmişsinizdir. İyi niyetli bir şekilde akademide bir grup üniversite öğrencisine eğitime ilişkin tecrübelerinizi aktaracağınız derslerin ve akademik kadroların hayalini kurarak devam ettiğiniz doktora ya da yüksek lisans derslerinizde sizi bekleyen mutlu son, kendinize ait ofisinizde ya da odanızda sabahlara kadar çalışarak eğitimin gerçek sorunları hakkında araştırmalar yapmak ya da kitaplar yazmak değildir. Yıllarca dökülen göz yaşı ve ter, yıpranmış aile ilişkileriniz ve çocuklarınızın hayatlarından kaçırdığınız kesitlerin sonunda sadece adınızın önüne iki harf ve bir nokta eklenmesinden fazlasını elde edemezsiniz.


Bu karanlık portrenin kazanımı elbette sizi daha iyi bir öğretmen haline getirmiş olmasıdır. Unvanınızdan pek çok insanın haberi bile olmayacaktır. Statüsel olarak hayatınızda değişen çok bir şey de olmaz. Hala öğretmensinizdir ama artık eğitime bakış açınız fazlası ile değiştiği için büyük bir yabancılaşma da içten içe sizi kemirmeye başlamıştır. Yine de yüksek öğretim almadan önceki öğretmenliğiniz ile kıyaslanamaz derecede farklı bir öğretmen halini almışsınızdır. Teori ile pratik sizin bünyenizde bir araya gelmiştir. Pek çok akademik çalışmada sizin adınız ve imzanız da vardır. Bireysel bir doyum kesinlikle söz konusu olmuştur ancak somut olarak yaklaşık altı yıl önce bulunduğunuz yer ile yüksek öğretim sonrası bulunduğunuz yer arasında bir fark yoktur.

Akademinin en büyük sorunlarından biri olarak pratikten uzak olması ve teori içinde kaybolmuş olması farklı şekillerde de cezalandırılır. Günün birinde eğitim yöneticiliği için bir sertifika zorunluluğu getirilir ve sizin yıllarca emek verdiğiniz eğitim yönetimi uzmanlığınızın bir anlamı kalmaz. Eğitim yönetimi ve denetimi diplomalarınız bir günde vasıfsız kâğıt parçaları halini alır. Buna kızıp tepki göstermenin bir anlamı yoktur çünkü bu karar alınmadan önce de esasında sertifikasyondan farklı bir geçerlilikleri yoktur. Almış olduğunuz derece ve kademenin yanında hükmünü yitirmiş hizmet puanınızı cebinize koyar ve yolunuza devam edersiniz.


Pratikten uzak bir teorinin merkezi yönetim tarafından dikkate alınmamasına hayret eden alanın profesörlerine, doçentlerine ve uzmanlarına burada sorulması gereken soru şudur: Yıllarca akademik kariyeriniz için yazıp çizdiğiniz binlerce sayfadan, makaleden ve kitaptan sizce kaç okul müdürünün, ilçe milli eğitim müdürünün ya da il milli eğitim müdürünün haberi vardır? Daha doğru bir soru ise şu şekilde sorulmalıdır: Bir sonraki ay okulun temizlik personelinin, çaycısının ve memurunun aylığını nasıl ödeyeceğini kara kara düşünen, merkezden gelen baskılar nedeniyle sürekli proje peşinde koşan, içi boş evraklara gömülmüş, okullardaki yerli yersiz sorunlara muhakkik olarak atanan ve kendi okulunda bu sorunları çözmek durumunda olan okul müdürlerinin bu çalışmaları okumasının neticesinde pratikte elde edeceği kazanım nedir?

Ekonominin en basit tanımı kıt kaynakların rasyonel kullanılmasıdır. Burada eksik bir çevirinin etkisi sezilmektedir. Aslında bu tanımdaki kaynaklar kıt değil belirli bir sınırı olan ve ölçüsü bilinen kaynaklardır. Kıt, yeterinden ve gereğinden az olana denir. Kaynakların kıt olması ise acımasız bir rekabeti de peşi sıra getirmektedir. Bu nedenle bireyler kıt olan kaynaklardan biraz daha fazlasını elde etmek için birbirini ezer, birbiri ile yarışır ve manevi kayıplar da bu yarış esnasında liberal ekonomi tanımları ile mazur gösterilmeye çalışılır. Öteki deyişle kaynakların kıt olduğu hallerde manevi kazanımların esamisi okunmaz; verilen her emeğin maddi getirisi asıl tatmin ölçüsüdür. Yüksek öğretimin öğretmenlere getirisi sıfıra yakınsa bir öğretmenin daha iyi bir öğretmen olmak için bunca çileyi göze almasını beklemek naifliktir. Haftada otuz saat derse girmek, destekleme ve yetiştirme kursları açmak ve mümkünse özel ders vermek ya da bir etüt merkezinde, kursta veya dershanede çalışmak varken; hatta tamamen farklı bir sektörde öğretmenlikten kazandığının iki katını kazanmanın bir yolunu bulabilecekken bir öğretmen ne diye sabahlara kadar çalışıp eğitimin gerçeklerinden bîhaber, ezbere sığınmış profesörleri tatmin etmek için emek harcar? Bir öğretmeni olduğundan daha iyi bir öğretmen olmaya ikna etmek zordur ama aynı öğretmeni olduğu haliyle daha çok para kazanmaya teşvik etmek kolaydır. Yüksek öğretimi boş verip mevcut sınav sisteminde öğrencilere koçluk etmek, netlerini arttırmak, taksiye çıkmak, etüt merkezi açmak ya da babadan kalan toprağı işlemek çok daha cazip tekliflerdir. Elbette kaynaklar kıt olmasaydı bu cümlenin ahlaki boyutunu tartışmaya açabilirdik.

Eğitim yönetimi alanında doktora düzeyinde eğitim gören bir müdür yardımcısı olarak yazının sonunda Rousseau’yu haklı gösterecek bir çıkarımdan bahsetmek isterim.

Her fırsatta eleştiriyi kabul edebileceğini ifade eden değerleri hocalarımdan çok eğitim yönetimi alanında bana katkısı olmuş iki insan tanıdım: İlk müdür yardımcılığı tecrübemde, o yıllardaki okulumda görev yapan emekli polis memuru Mehmet Abi ile eski inşaat ustası Dursun Abi. Mehmet Abi emekli maaşı ile geçinemediği için okulumuzda güvenlik görevlisi olarak işe başlamıştı. Dursun Abi ise henüz okul inşaat halindeyken inşaatta çalışan bir işçiydi. İnşaat bittikten sonra okulun bodrum katında kendisine iki oda bir salon, bir banyo ve bir de tuvaletten oluşan müştemilat verilmişti. Okulun hem temizlik işlerine bakar hem kaloriferini yakar hem de tamirat ve tadilat işlerini hallederdi. İlk kez müdür yardımcısı olarak görevlendirildiğim zaman okula mesai saatinden yarım saat kadar önce gider Mehmet Abi ve Dursun Abi ile kahvaltı edip çay içerdim. Önce okulun etrafında ve içinde bir tur atar arkasından öğrenciler hakkında, öğretmenler hakkında ve yaşadığım ilçe hakkında havadisleri alırdım. Mehmet Abi yıllarca polis memuru olarak görev yaptığı için okulun öğrenci profilini hepimizden iyi bilirdi. Hangi öğrencinin sorun çıkaracağını, hangi öğrencinin ailesinde sıkıntılar olduğunu ve hangi öğrencilerin kötü alışkanlıklara ya da yanlış insanlara bulaştığını Mehmet Abi herkesten iyi bilirdi. Okuldaki hemen her öğrenciyi ismiyle bilir ve ailesini de tanırdı. Dursun Abi ise yıllarca pek çok müdür ve öğretmen ile çalıştığı için öğretmenler arasındaki iletişime oldukça hakimdi. Müdürün, okulun kesesinden nasıl para çaldığını, bunu nasıl yasal hale getirdiğini de iyi bilirdi. Öğretmenler arasında çıkabilecek çatışmaları Dursun Abi’den öğrenir, ona göre tavır takınırdım. Elbette benim Mehmet ve Dursun Abi’den öğrendiklerimin teoride ve yazılmış olan milyarca akademik sayfada yeri vardır ama benim böyle bir veri tabanını tarama şansım olmadığı için onlardan elde ettiğim doğrudan bilgi ile dört yıl boyunca okuluma kazandırdıklarım göz ardı edilecek türden değildir.


Bana kalırsa akademinin eksiği tam olarak bir Mehmet Abi bir de Dursun Abi’dir.



Orhun KAPTAN

YTÜ Eğitim Yönetimi Programı Doktora Öğrencisi

Maçka Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Müdür Yardımcısı

136 görüntüleme2 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

© 2015 by Erdem Oklay.

All rights reserved

Copyrights

Misafir

Takip Et

  • Siyah Heyecan Simge
  • Siyah YouTube Simgesi
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Siyah Instagram Simge