Nereye Gidiyorsun?



İki Şehrin Hikayesi'ne Dickens, "Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü" diye başlar ve şöyle devam eder: "hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana..."


Yaşadığımız çağı bundan daha güzel anlatan bir alıntı bulmak zor. Oysa ki Dickens bu satırları yazdığında takvimler 1859'u gösteriyordu. Öyleyse 2020 için bu eser tekrar kaleme alınsa acaba ne yazardı Dickens? Zamanların en iyisiydi der miydi mesela? Aydınlıktan, umuttan, Cennet'ten bahseder miydi veya bahsedebilir miydi?


Karamsar bir giriş olduğunun farkındayım. Lakin o kadar da karamsar olmayalım. Hem neden olasınız ki? (!) Biliyorum insan, Dünya ve Türkiye gündemini takip ettiğinde istese de iyimser olamıyor ama çevremizi kuşatan bu bezginlik, yılgınlık, korku, endişe ve umutsuzluk dalgalarının tüm yükünü de bunlara atmak ne kadar gerçekçi?


Kime dokunsam bin ah işitiyorum derler ya aynen öyle.. Herkes kendisine bir düşman odağı bellemiş. Hani canımız sıkıldıkça bir şeyleri kırar dökeriz ya, şimdilerde de herkesin böyle bir düşmanı var. Kimi hükümete sallar, kimi çevresine... Kimi ekonomiyi bahane eder, kimi eğitim sistemini! İstisnasız herkesin kendi çapına göre bir düşmanının olduğu/yaratıldığı bir devirdeyiz.


Peki ya biz, kendimiz? Kendisine düşman kaç kişi var mesela aramızda? Ben kendime düşmanım, kendimden nefret ediyorum, kahrolası ben! diyen kaç kişiyiz? Eminim fazla değilizdir. Zira yarattığımız düşmanlar listesine dur bakayım şu araya da kendimi bi sıkıştırayım diyen pek bulunmuyor.


Demem o ki, evet dünyada bazı şeyler hatta pek çok şey ters gidiyor; ama ya biz? Biz acaba ne kadar doğruyuz? Ya da kendi doğru sandığımız şeyin doğruluğundan ne kadar emin olabiliriz? Hatta ve hatta, doğru sandığımız şeyin doğruluğuna dair yorumlarımıza ne kadar güvenebiliriz?


İşte bu sorular uzar gider, o yüzden tümünü tek bir soruya indirgiyorum: NEREYE GİDİYORSUN?


Herkes bir yere yetişme derdinde... Herkesin acelesi var, ya da öyle görünüyor... Herkes bir telaş, bir panik havasında... Sanki herkesin bildiği bir afet yaklaşıyor da bundan tek sen bihabersin ve kimsenin de sana durup yaklaşan tehlikeyi anlatacak vakti yok. Bu yüzden de tıpkı orman yangınından kaçan hayvan sürüsünün ortasında bir başına kalmış gibi olayı anlamaya çalışıyorsun. Burnuna pis kokular da geliyor ama nafile.. Ne anlaman mümkün bu koşturmacayı ne de bir tepki verebilmen...


İzleyenler Tom Hanks'in başrolünde oynadığı Forrest Gump filminden hatırlayacaklardır. Sanki herkes Forrest misali "koşmayı" yaşam biçimi haline getirmiştir de, sen yaya kalmışsındır. İşte böyle bir hengame içinde şaşkın, çekimser, korkak ve panikatak halindeyiz...


Bu geri çekilme ve umutsuzluk haleti ruhiyesinin aksine, bir de kendini ispat yükü var insanoğlunun omuzunda. Kaçmayı ve saldırıyı birlikte planlıyoruz. Hem dünyanın kötülüklerinden uzaklaşma isteği taşıyor hem de kendi gücümüzü, çevremizi, nüfuzumuzu kanıtlama derdine düşüyoruz. Herkes kendi ölçüsünde yapıyor bunu: Öğretmen öğrenciye, müdür öğretmene.. Çocuklar sokak hayvanlarına, Erkekler eşlerine... Patronlar çalışanlarına, üstler astlarına... Hatta kimseyi bulamadıysa minibüs şoförü yolcusuna... Otorite kurma, üstünlük sağlama, ezme ve sindirme arzusu kaplıyor yaşamımızı sürdürdüğümüz her mekanı. İşte size korkaklığın alameti...


Herkes bir başkasını küçültme derdinde mesela.. Kendini (görünürde) yükseltmenin en kolay yolu bu çünkü. Sosyal medyaya bakınız. Tam bir otorite savaşımı. Hepimiz de dahiliz buna, bu çarkın parçalarıyız. Linç kültürü diye bir şey gelişti ya, herkes en iyisini en doğrusunu biliyor zaten.. Konuşma, yorum yapma, fikir hürriyeti... Lugatlardan bu kelimelerin anlamına tekrar bakmak lazım. İşin ilginci ve belki de trajikomik yanı bu baskı iklimi içinde birer "Olric" arıyoruz dertleşecek!


Bu anlamsızca koşturma arzusunu mesleğimizde de görmüyor muyuz? Öğretmenler birbiriyle yarışıyor: En çok puan, en çok sertifika, en çok takipçi, en çok seminer, en, en, en... En'lerin sonu gelmiyor. Akademiye bakıyoruz: Daha çok yayın, daha çok SSCI, daha çok makam, mevki, rütbe... Kimbilir belki de daha çok para, nüfuz ve güç? Bay ve bayan "Her şeyi bilenlerle" çevrildi etrafımız...

Oysa ne güzel demişti üstat:



Bu kadar iddiasızlığın da lüzumu var mıdır bilemem, zira ayrı bir tartışma konusudur ancak şunu söyleyebilirim: Özgürlüğümüzü kaybettik! Evet, bir yandan özgürlük nutukları atarken diğer yandan prangalarımızın anahtarını denize attık... Bir yandan aşk dedik, sevgi dedik, hayat dedik.. Öbür yandan hepsinin kafasına birer kurşun sıktık. Ben yapmadım deme, sen de yaptın, ben de, o da... Bu zamana el birliği ile birlikte ulaştık. Kimimiz önceden uyardı, biraz daha öngörülü olanlar.. Kimi ise spekülasyon, aldatmaca, propaganda olarak tanımladı bunu.. Öyle ya da böyle Dickens'ın dünyasına vardık...


Şimdi sana soruyorum: NEREYE GİDİYORSUN?


...


124 görüntüleme

#eğitim politikaları  #eğitim sosyolojisi  #eleştirel pedagoji  #örgütsel yapı ve davranış

Erdem Oklay, © 2015. Tüm hakları saklıdır. Site içerisinde yer alan sayfalarda aksi belirtilmediği sürece, site içindeki hiçbir doküman, sayfa, grafik, tasarım unsuru ve diğer unsurlar izin alınmaksızın kopyalanamaz, başka yere taşınamaz, alıntı yapılamaz, internet üzerinde veya her ne şekilde olursa olsun yayınlanamaz ve kullanılamaz. Site Yöneticisinin önceden verilmiş açık muvafakati olmaksızın başka siteler ya da medyalara kopyalanamaz. Siteyi ziyaret edenler bu kuralları ve kuralların ihlalinden doğabilecek hukuki yaptırımları kabul etmiş sayılırlar. 

  • LinkedIn - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember