Nasıl İyi Bir Yaşam Sürülür? -Bölüm 3: Kişilerarası ve Toplumsal İlişkiler-




Yazı dizimize hız kesmeden devam ediyor ve bu bölümde hedef ve sınırların önemine değiniyoruz. Önceki yazımızı insan ve toplumun özgürleşimindeki ince ayrım noktasında bitirmiştik. Bireysel olanla toplumsal olanın flu sınırını sorgulamıştık. Gerçekten de bu sınır öylesine gri bir alandır ki pek çok insan kendi öznel kimliğiyle toplumsal rollerini birbirinden ayırt edememekte, veya bunları birbiri içinde geçişli olmaya imkan tanıyacak biçimde kullanmaktadır. Yani bir karmaşa yaşamaktadır.


Şöyle bir örnek düşünelim. Bir işletme kurmak istiyorsunuz ve kuracağınız işletme bölge açısından çok önemli bir iş kolunu temsil ediyor. Onlarca insana iş kapısı açacaksınız. Bu işletmeyi açabilmek için belediyeden ruhsat almalısınız. Yapacağınız işin önemini düşündüğünüzde belediyenin ruhsat vereceğinden zaten eminsiniz. Ancak belediye başkanı sizinle kavgalı bir eski arkadaşınız. Bu durumda belediyeden ruhsat yani işyeri açma izni almanız ne derece mümkündür?


Soruya iki türlü cevap verebiliriz. Geleneklerin ağır bastığı toplumlarda insanlar geçmiş yaşantıları, tecrübeleri, büyüklerin sözünü vs. çok dinlerler. Hatta geleneksel toplumlarda bunları koşulsuz kabul edip, değişmez doğrular olarak putlaştıranlar bile bulunabilir. Bu nedenle yukarıdaki örneğimiz eğer böyle bir toplumda yaşanıyorsa muhtemelen belediye başkanı arkadaşlık ilişkisi ile topluma hitap eden resmi görevini birbirine karıştıracak ve izni vermeyecektir/verilmesine engel olacaktır. Geleneklerin ağırlıklı olmadığı toplumlarda ise geleneklerin sosyal yaşamdaki sınırları bellidir ve toplumsal rollerle kişilerarası ilişkiler birbirine nadiren karışır. Üstelik bu tür bir karışıklığı önlemeye dayalı yasal tedbirler de açıktır. Bu durumda böyle bir toplumda belediye başkanı hukuki şartları sağlayan bir kimseye, bu kavgalı olduğu arkadaşı dahi olsa, izin vermek durumundadır. Diğer bir deyişle; geleneksel toplumlarda geleneklerin, toplumun veya ataların hukuku geçerliyken, geleneksel olmayan toplumlarda ise demokrasi ve evrensel ilkelere dayalı hukuk kuralları geçerlidir.


Kendi toplumumuz açısından düşündüğümüzde ki yukarıdaki toplumsal ayrımların geçiş noktasında olan bir toplumuz ama geleneksel yönümüz hala ağır basıyor, eylem ve düşünceleriniz büyük oranda bir başkasına bağlıdır. Yine belediye örneğinden devam edersek; işyeri açmak için sadece yasal prosedürleri yerine getirmek yeterli olmamakta, yetkili kimselerle hoş geçinmek yani kişisel ilişkileri de ayakta tutmak gereklidir. Bu durum açık ki insanı nesneleştiren, onun özgürlüğünü “başkalarına” bağlayan ve sağlıklı olmayan toplumsal ilişkileri çoğaltan bir durumdur.


Herkesin bir başkası üzerinde otorite gücü elde edebildiği bir toplumda gerçek anlamda özgür olan kimdir? Belediye başkanı işyeri sahibi üzerinde otoriteydi. Peki bu onun özgür olduğunun bir göstergesi midir? Kuşkusuz hayır. Çünkü otorite de gücünü göstermek adına kendisine boyun eğenlere en azından örneğimizdeki gibi “yüzüne gülenlere” muhtaçtır. Otorite ile otoriteye hoş görünen arasındaki bu bağımlılığın sağlıklı bir sonuç doğurmayacağı açıktır.


Öyleyse iyi bir yaşam sürmenin temelinde bireyin önce hedeflerini ve sınırlarını iyi belirlemesi, diğer insanlarla arasındaki ilişkilerde kararlı bir tutum ve davranış kalıpları sergilemesi elzemdir. Üstelik bunu içinde bulunduğu toplumsal yapının gerçekleri ile ters düşmeden yapmalıdır. Açıktır ki bu oldukça zor ve yorucu bir süreçtir.


Sonraki yazımızda da bunların üzerinde duralım.

  • Facebook Sosyal Simge
  • YouTube Sosyal Simge
  • Twitter
  • LinkedIn Sosyal Simge
  • Instagram

Erdem Oklay, © 2015. Tüm hakları saklıdır.

powered by Wix.