Nasıl İyi Bir Yaşam Sürülür? -Bölüm 2: İnsanın İki Yönü-



Bu yazı dizisinin başında insanın içinde yaşadığı toplum tarafından bazı otomatik davranış kalıplarına maruz bırakıldığından, kısaca gelenek olarak adlandırılan bu davranışların hayatımızı büyük oranda kontrol edebildiğinden bahsetmiştik. Bu anlamda geleneklerin her toplumda olduğundan bahsetmiş; toplumları geleneklere bağlılığın gücü boyutunda gelenekselci ve gelenekselci olmayan şeklinde ikiye ayırmıştık. (Yazı dizisinin ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz)


Şimdi insanın iki yönlü bir varlık olarak toplum içindeki yerini tartışacağız. Ancak ona geçmeden şunun altını tekrar çizmek istiyorum: Gelenekleri olmayan toplum olamaz. Gelenekler toplumun üyelerini kaynaştıran, birlik ve beraberlik duygusu yaratarak aidiyet sağlayan davranış kalıplarıdır. Yani birey-toplum arasındaki güçlü bir bağdır. Dolayısıyla meselemiz geleneklere karşıtlık değil, geleneklerin bireyselleşmeye ne ölçüde izin verdiği meselesidir.


Buradan hareketle insanın iki yönü vardır deriz: Toplumsallaşmak ve bireyselleşmek. Yani insan bir yandan toplumun üyesi olarak, toplumla dayanışma halinde, toplumdan güç alarak kendisini ileriye taşımalı; öte yandan toplum içinde kendi özgün kimliğini keşfederek birey olarak da değerlenmeli, özünün farkına varmalıdır. Dışa (topluma) açıldığı kadar içine, özüne de dönmeli ve kendisine bu iki gücü birbiriyle uyumlaştıracak şekilde bir yaşam kurgulamalıdır.


Kültürel Antropoloji kitabında bu düşünceleri dile getiren William A. Haviland (1), kültürün bu iki ayrılmaz boyutunun birbiriyle çelişki içinde olmaması gerektiğine dikkati çekmiş ve "Sağlıklı toplumlarda kültürel yapı hem toplumun birliğini korumalı hem de bireysel çıkarların elde edilmesine imkan tanıyacak esnekliğe sahip olmalıdır" şeklinde açıklamıştır. Böylece aslında şu noktaya ulaşmış oluruz: Birey "iyi bir yaşam sürmek için" içinde bulunduğu toplumun kültürel yapısıyla uyum içinde yaşamalı, ancak bu yapı onun kendi bireyselleşmesine ket vuracak noktaya da gelmemelidir.


Bu noktada ünlü düşünür Krishnamurti (2) şunları söylemektedir: "...Düşünce ve cevaplarımız parçası olduğumuz toplumun bize dayattığı değerler tarafından koşullandırılıyor. Ancak bizler, çevrenin toplamı olduğumuzu bir türlü göremiyoruz." Konuya içsellik ve dışsallık açısından yaklaşan düşünüre göre insan hem içsel hem dışsal bir varlıktır ancak dünyayı dönüştürmek için kendi içimizde yenilenmek zorundayızdır.


İşte şimdi karşımızda esaslı bazı sorular var: Bireyin topluma uyum sağlaması nispeten daha kolay olmakla birlikte, "toplum" dediğimiz bütünsellik, tek bir yapıya, kişiye veya zümreye indirgenemez. Öyleyse birey olarak toplumun üzerimizdeki "gereğinden fazla" baskısına nasıl engel olabiliriz? Dahası toplumun yukarıdan gelen bazı taleplerinin toplumsal hayatın devamlılığını aşıp "özgürlük alanımıza" müdahale kapsamına girdiğini nasıl anlayabiliriz? Ya birey olarak hangi eylemlerimizin toplumsal hayata katkı, hangilerinin birey olmaktan uzaklaşmaya kaydığının ölçüsü nedir?


İnsan ve toplum iki karmaşık organizma gibidir ve işin kötüsü ikisi de birbiri içine girmiştir. Biri olmadan diğeri olmaz. Bu yüzden yazı dizimiz boyunca insana (psikolojik) ve topluma (sosyolojik) dair analizlerimiz sürecek. Bunların bir sonuca varacağını ümit ederek, az önce sorduğum soruların cevaplarını sonraki yazıya bırakıyorum.


Sevgiyle kalın.



Adı geçen kaynaklar:

1- William A. Haviland, Kültürel Antropoloji, Kaknüs Yayınları.

2- J. Krishnamurti, Eğitimin ve Yaşamın Anlamı, Omega Yayınları.


  • Facebook Sosyal Simge
  • YouTube Sosyal Simge
  • Twitter
  • LinkedIn Sosyal Simge
  • Instagram

Erdem Oklay, © 2015. Tüm hakları saklıdır.

powered by Wix.