BİYOGRAFİ (Can'dan Can'a...)

Vaktiyle bir hocam "İnsanın kendini anlatması en zor şey" demişti. Haklıymış. Halbuki düşününce; sanki bütün hayatımız bir çırpıda ağzımızdan çıkıverecek gibi geliyor değil mi? Değil, inanın ki değil!... Şimdi size hangi BEN'i, nasıl anlatsam?...

Mesleğe 28 Ağustos 2008 günü Aydın’ın bir kasabasında fen bilimleri öğretmeni olarak başladım. İki yıl görev yaptığım bu kasabada ilk öğretmenlik tecrübelerimi kazandım. Hani her öğretmenin bir "ilk ders" anısı olur ya, benim heyecanla girdiğim ilk dersimde sınıfta iki elektrikçi matkapla duvarları deliyor; öğrenciler de toz bulutu arasından onları izliyordu. Yavaşça masama geçtiğimde tadilatın ne zaman biteceğini sorduğumu hatırlıyorum.. Tek hatıram bu değil elbet: Başka bir dersime karnı burnunda gelen 7. sınıftaki bir kız öğrenciyi evine yolladığımı.. "Sınıfta sancısı falan gelir benim başıma kalır" deyişimi.. Sonra, bana "evlenilecek kız" bulan saf, temiz çocukların kızı okula getirip "Bir veli sizle görüşmek istiyor hocam" deyip aradan sıvıştıklarını.. Benim o kızı nazikçe okuldan gönderişimi.. Bir öğrenciyi erkek öğretmen tuvaletinde dövdüğümü ama dayağın sadece beni küçülttüğünü.. Pamuk toplamaya giden koca bir sınıf öğrenci okula gelmediği halde boş sınıfa girip onları beklediğimi.. Sen ortaokul öğretmenisin ne işin olur demeyin, altına kaçıran ilkokuldaki bir evladımızın donunu topladığımı.. Kasabadaki bir 23 Nisan kutlamasından sonra siyasi parti müziklerini çalmadığım için üzerime yürüyen ve "Seni buradan sürdürürüz" diye tehdit eden çok vatanperver (!) velilerimi.. İşte bunları hatırlıyorum.. Ne anılar ama!

İşte bu kasaba bu yönden Türkiye'nin en enteresan kasabalarından biridir. Enteresanlıkları zamanında televizyon haberlerine konu olmuştur hatta.. Amerikan filmlerinde olur ya; batılı beyaz adam arınmak için Tibet'e gider sonra bambaşka biri olarak geri döner; ha işte o kadar uzağa gitmenize gerek yok. Orası bambaşka bir kültürdür.. Ama iyi insanlardır, özleri temiz ve dürüsttür. Nasıl görünüyorlarsa öyledirler. Ama okul, ders, okuma dedin mi durup iki kere düşünmen lazım.. Yine de bu kasaba bana çok şey öğretti.. Eskişehir'in öğrenci ortamından çıkıp gelmiş genç ve tecrübesiz bir öğretmen için "insanların oldukları gibi kabullenilmesi" gerektiğini.. Senin kafandakinin değil; karşı tarafın buna ne kadar hazır olduğunun ve ne kadarını yüklenebileceğinin önemli olduğunu mesela.. Cehalet kötüdür ama her cahil de kötü değildir..

Bu okuldaki görevime başladıktan henüz üç hafta sonra babam vefat etti. İlk maaşla yapılan şeyler vardır ya, ben ilk maaşımla babamın cenazesini kaldırdım. Helal olsun! Rahmetli eskiden beri "Bir maaş aldığını göreyim..." derdi. Ancak bir maaşımı görebildi. Onun tırnağı kadar İNSAN olabilsem bana yeter.. Rabbim mekanını Cennet eylesin!... Normalde yasal hakkım olan ölüm iznini kullanmadım, definden bir gün sonra görevimin başına döndüm. Şimdi olsa, yine aynısını yaparım.

Kasabadaki miadımı doldurduğuma karar verdiğim an tayin istedim. İki sene de kendi memleketimde görev yaptım. Evime 15 dk. minibüs mesafesinde bir okul.. Göçle gelmiş vatandaşlarımızın ağırlıklı olduğu bir mahallede.. Daha sırada oturmasını, konuşmasını bilmeyen; aile terbiyesinden yoksun büyümüş onlarca çocuğa laboratuvarda fen dersi anlattım. Okul sonrası tamamen gönüllü olarak ücretsiz kurs verdim; Bu kursa katılım zamanla o kadar azaldı ki en son 2-3 kişiyle ders yapar olduk. Bir sinir anında "Bedava ders veriyoruz yine gelmiyorlar!" deyip kursu bıraktım. Şimdi olsa o 2-3 kişinin üzerine titrerim.. Üstüne bir de babadan kalma arabamın aynalarını kırdılar ve dalga geçer gibi gelip bir de bana söylediler. O akşam gözümden yaş eksik olmadı. Saatlerce usul usul ağladım. Babamın alınteriyle kazanıp yıllarca gözü gibi baktığı arabayı iki hergelenin oyuncağı etmiştim! İtiraf edeyim; bu okuldaki öğrencilere çok kızdım! Hem onlara hem de onları yetiştiren (!) ailelerine.. Ama kızmamın bir faydası olmadığını gördüm. Zira kendi aileleri bile bu çocukları insan yerine koymuyordu.

Bahçe kapısında polisin nöbet tuttuğu, bazı öğrencilerinin sabah tinerini çekmeden okula teşrif etmedikleri, gelir gelmez bayrağımızın yerinde durup durmadığını kontrol ettiğimiz, yılda bir defa gelen müfettiş heyeti başkanının öğretmenler odasında yaptığı değerlendirme toplantısına "Arkadaşlar burada çalışıyor olmanız bile zaten büyük bir emek ve özveri..." diyerek başladığı bu okulda, tepkisel davranmanın; onları suçlayıp topu devlete veya yerel yöneticilere atmanın, ya da çok bilindik klişeler ardına sığınmanın da hiçbir faydasının olmadığını öğrendim.. Sabah ilk derse tinerden gözleri dönmüş ve elinde rambo bıçağı olduğu halde giren bir öğrenci ustalıkla nasıl kontrol altında tutulur.. Bunu öğrendim. Aynı öğrencinin şaşılacak derecede güzel, benim diyen edebiyat öğretmenlerini cebinden çıkaracak kadar zarif bir el yazısı yazabildiğine şahit oldum. İnsanlara fırsat verilse, imkan sağlansa aslında neler yapabileceklerini, nasıl farklı hayatlar yaşayabileceklerini.. Biz canımızın derdine düşmüşken sırf iki evrakımız eksik diye müfettiş amca tarafından okuldaki en düşük puana layık görüldüğümü.. Oysa bu puanların hiçbir haltıma yaramadığını; kısacası bürokrasi denen mereti yine bu okulda öğrendim..

Bu okulda çok daha farklı şeyler de gördüm. İnsanın akıl, mantık ve duygusal sınırlarını zorlayan şeyler.. Taciz, intihar... Ama bu okul mesleki anlamda bana ne kattı derseniz.. Her şeyden; öğretmen, öğrenci, müdür, veli... Ama her şeyden önce İNSAN olmak gerekiyormuş dostlar.. Önce insan olmak.. O anlamda bu okul benim insanlık değerlerime çok şey kattı diyebilirim.. Ben değer bilirmişim ama benim bildiğim kitabi bilgilermiş. Burada değerlerin önemini "yaşayarak" öğrendim.. Acıta acıta, yaka yaka.. Adeta "hamdım, piştim"...

Ve bu satırları yazarken üçüncü görev yerim olan Bilecik’de sekizinci senemi çalışıyorum (2020). Burası "yandığım" yer. Kendi çapında sorunları elbette var, ama hangi okulun yok ki!.. Ancak sorunların üstesinden gelmek için çabalayan bir ekibin içindeyim ve çok mutluyum. Burada geçmiş tecrübelerin meyvesini topladım, topluyorum. Mesela hiçbir şeye şaşırmıyorum artık. Tepkisel davranmıyorum. Klişeler ardına sığınıp vazgeçmiyor; daha iyisi nasıl yapılabiliri araştırıyorum. Her zaman başarılı mı oluyorum? Hayır! Ama deniyorum, akademik birikimim ve mesleki tecrübelerime dayanarak farklılık peşinde koşuyorum. Öğretmen olmanın sınıfa girip kuru kuru ders anlatmaktan daha öte bir şey olduğunu göstermeye çalışıyorum. Ulaştığım da var ulaşamadığım da.. En az başarılarım kadar başarısızlıklarım, geri döndürmek istediğim şeyler de..

Yine de; lisede okuyan eski bir öğrencim gelip "Hocam hala sizin ortaokulda tutturduğunuz defteri saklıyorum, lisedeki hocalar hiç iyi anlatmıyor. Sayenizde sınavlarımı geçiyorum" diye dert yanıyorsa..

Başka bir öğrencim "Hocam bize bir abi gibi oldunuz, sayenizde değer verilmesi gereken insanları ve onları her zaman hatırlamam gerektiğini öğrendim" diyorsa..

Ve yine başka bir sınıfın tamamından "Hocam sizden başka bizim seviyemize inen kimse olmuyor. Sizin gibi kimse bizle konuşmuyor" sözlerini duyuyorsam..

Karne dağıtımında klasik konuşmalar yapmak yerine öğrencilerimle pasta, börek yiyip karşılıklı oynayabiliyorsam... 

Teneffüs zili çaldığında öğrencilerimin "Hocam ders ne çabuk bitti yaa!" şeklindeki yakarışlarına şahit oluyorsam..

Ve tüm bu hengamenin içine evlilik, bir çocuk ve akademik yaşantımı da sığdırabiliyorsam..

Dedim ya; önemli olan VAZGEÇMEMEK!..