Bu yazıda 20-21 Nisan 2019 tarihlerinde Başka Bir Okul Mümkün (BBOM) Ankara Eğitim Kooperatifi ve TED Üniversitesi’nin evsahipliğinde gerçekleştirilen “Eğitimi Demokratikleştirmek” Konferansı hakkındaki gözlem ve görüşlerimi paylaşacağım.

Konferansın yurtdışından gelen davetli konuşmacıları Prof. Dr. Michael Apple ve Doç. Dr. Matthew Knoester idi. Giriş konuşmasını Prof. Apple yaptı. Konuşmasına öğretmenlere yönelik bir “saygısızlık çağının” yaşandığına işaret ederek başladı Prof. Apple ve gerçek deneyimlere sahip, yani bu işin mutfağında çalışan öğretmenlere daha fazla kulak verilmesi gerektiğini belirtti. Bu noktada eğitim araştırmalarındaki teorik yayınların artışını eleştirdi. Sonrasında gerçek bir öğretmen mektubu okudu. Mektupta ilk defa okul müdürü tarafından sınıfta denetime tabi tutulan bir öğretmenin yaşadığı endişe halini gözler önüne serdi. Bunun öğretmenler üzerinde bir baskı yarattığını sözlerine ekledi. Özellikle sınav baskısını vurguladı. Merkezi sınavlarda öğretmenlerin etki güçlerinin çok az, buna karşılık sorumluluklarının çok fazla olduğunu dile getirdi.

Neyi öğretmek gerek? Ve buna kim karar verecek? Devlet buna benim adıma nasıl karar verebilir? şeklinde provakatif sorularla devam etti Prof. Apple ve bilginin sadece bir isim veya fiil olarak görülmemesi gerektiğini söyledi. Bilginin kolektif olarak oluşturulması gerektiğinden bahsetti. Ayrıca bilginin nasıl organize edileceğinin yanıtlanması gerektiğini ifade etti. Bunu eğitimdeki temel fikir olarak sunması ilgi çekiciydi. Yani bizim öncelikle “bilgi” üzerine düşünmemizi söyledi. Bilginin maliyetinin kamu tarafından zaten karşılandığını, bizim bu bilgiyi kamuya aktarmamız gerektiğini söyledi. Sonrasında yine test usulü merkezi sınavları eleştirerek kırsaldan gelen çocukların bunlarda dezavantajlı olduğunu belirtti. ABD’deki homeschooling uygulamasını eleştirdi ve bunun farklı kültürlerin etkileşimini yok ettiğini ifade etti. Bu yüzden çocukların farklı kültürlere saygıyı kazanamadığını sözlerine ekledi.

Prof. Apple’ın şu cümlesi belki de konuşmasının en vurucu cümlesiydi: “Kar yaratmayan insanlar toplumda bir kenara atılıyor.” Böylece Apple, toplumun bütünüyle neoliberal politikalara olan esaretini vurgulamış oluyor. Her şeyin para vb. maddi değerler üzerinden ölçüldüğü bir çağa işaret ediyor. BBOM gibi okul sistemlerinin özel iştirakten çıkarak kamusallaşması gerektiğini ifade ediyor Prof. Apple. Yoksa özel teşebbüslerin “ömrünün” fazla uzun sürmeyeceğini söyledi. Diğer bir deyişle kamu okullarının demokratik okul sistemlerine geçiş yapması gerektiğini vurguladı. Ülkemizdeki yasal dayanaklar bunu çok zorlasa da en azından eğitim öğretim uygulamalarında bunu yapmak mümkün. Bu noktada eleştirel müfredatın tartışmaya açılması ve okul-öğretmen-çocuk arasında güçlü bir diyalogun geliştirilmesi gerektiğini ekledi. Gramsci’nin sözlerine atıf yaparak; entelektüel bilginin okullarda sürekli yeniden üretilmesini, aynı bilgilerin tekrar ve tekrar kusulmamasını söyledi. Bu da güçlü bir eleştirel müfredat ve etik ilkelere bağlı diyalogla gerçekleşecek dedi. Devletin dayattığı testler ve müfredat bir yere kadar kabul edilebilir dedi ancak bunlarla mücadeleyi hiç bırakmamalıyız diyerek devletin eğitim üzerindeki tahakkümünü peşinen kabul etmememiz gerektiğini ifade etti. Mücadeleyle bir kapıyı açıp daha sonra adım adım diğer kapıları açmalıyız dedi. Devlet baskısına karşın eleştirel eğitim nasıl meşrulaştırılır’ın yanıtını böylece vermeye çalıştı. Konuşmasını geçmişte yaptığı çeşitli görevleri sıralayarak bitiren Apple, en sonunda kendisinin sadece bir öğretmen olduğunu vurguladı. Hatta “Sadece bizleri okumayın, bu alanda benden çok daha tecrübeli isimler var, sahada çalışanlar var onları da mutlaka dinleyin” diyerek mütevazılığını gösterdi. Konferansı başından sonuna kadar ilgiyle takip etti. Onun bu akademik ve insani tavrı ayrıca bizlere “ders” oldu.

Daha sonra soru-cevap bölümüne geçildi. Dr. Apple burada da önemli açıklamalar yaptı. Öncelikle neden eleştirel eğitim yapıyoruz? Bunun cevabını vermeliyiz dedi. Temel meselemiz bu işin özünü anlamak diye vurguladı. Eleştirel eğitimde akademik dilin çok fazlalaştığını, eleştirel eğitimcileri anlamak için yanımızda en az iki sözlük taşımamız gerektiğini söyledi. Burada bir özeleştiri yaparak kendisini diğer insanlara nasıl tanıtacağı veya konuşmaya nereden başlayacağını artık bilemediğini söyledi. Hatta neye dönüştüğümü ben bile kestiremiyorum diyerek öz eleştirisine devam etti. Dilin en önemli araç olduğunu, akademik dilin bize kendimizi unutturduğunu ifade etti. Bu yüzden eleştirel eğitimde pratiğe daha çok eğilinmesi gerektiğini hatırlattı. Çocuklara sosyal gerçekliklerin karamsar olarak değil ama gerçekçi biçimde anlatılması gerektiğini söyledi. Soru cevap kısmını “yarın ne yapacağını bilmiyorsan eğitimci olma” diyerek bitirdi. Sanırım burada eğitimcilerin çok düzenli ve planlı hareket etmeleri gerektiğini vurguladı. ABD’de bulunan Sudbury Valley okuluna çokça atıf yapıldı. Bu okulda öğrencilerin sadece 4 saat okulda bulunmasının şart koşulduğu, buna karşılık diğer her şeyde öğrencilere tamamen bir serbestlik sağlandığı anlatıldı. Bu tabii ki kuralsız bir okula işaret etmemektedir diye vurgulandı.

Sonrasında kürsüyü devralan Dr. Knoester ise günümüzde eğitimin ekonomi ve iş dünyası ihtiyaçlarını gidermeye yönelik kurgulandığını söyledi. Kendisinin de çalışmış olduğu Mission Hill okulunu örnek bir okul olarak tanıttı. Bir tür orman okulu olan bu okuldaki etkinlik ve çalışmalarla ilgili videolar izletti. Kapsayıcı bir okul için temel ilkeleri sıraladı. Bu ilkeler içinde özellikle kültürel çeşitliliği vurguladı. Ayrıca okulun canlı ve sürekli etkileşimli bir yer olması gerektiğinden bahsetti. Benim açımdan konuşmasının en kaydadeğer cümlesi “Okulun bir hikayesi değil, farklı perspektiflerden pek çok hikayesi olmalıdır” cümlesiydi. Bu noktada okulun herkes için farklı bir şekilde anlam kazanması gerektiğini belirtti. Mission Hill web sayfası: www.ayearatmissionhill.com

Konferansın devamında panellere geçildi. Panellerde Prof. Dr. Cennet Engin Demir, Dr. Akif Pamuk ve Sinan Erdoğan yer aldı. Burada aldığım notları madde madde paylaşayım.

· Dezavantajlı çocuk diye nitelendirdiklerimiz aslında ana akım eğitime göre dezavantajlı. Alternatif eğitimle bu çocuklardaki cevher ortaya çıkarılabilir.

· Öğrenciler ana akım eğitimde, anti demokratik okullarda dilsel bir kimlik inşası sonucu ötekileştiriliyor. Gruplaşmalar bir tür “bizi” var ediyor.

· Eğitimin demokratikleşmesi demek tüm eğitim aygıtlarının demokratikleşmesi demek.

· Çocuk haklarının ne olması gerektiği konuşuluyor ama bunu yine yetişkinler konuşuyor.

· (Alternatif eğitimi sürekli bir “arayış” şeklinde tanımlayan yoruma ithafen) “Arayış güzel bir şeydir, bulduğunuzda belki büyüsü kaçacak” denildi. Bu cevap bence konferansın en dikkat çekici cümlesiydi.

· Demokratik okullarda çocukların öğretmenleri değerlendirdiği formlar olduğundan bahsedildi.

· Demokratik okullarda işleyiş: her tür gündemi çocuklar belirliyor, kararlar birlikte alınıyor (oybirliği), isteyenler toplantıya katılıyor. Her iş için bir çalışma grubu (çember) var ve hepsi çocuklardan oluşuyor. Çocuklar tartışıyor, kararı onlar alıyor. Kesinlikle yetişkinlerin tahakkümü yok. Çemberler sabah ve akşam toplanıyor. Sabahki çemberde gün içi faaliyetler planlanıyor, akşam değerlendiriliyor ve varsa anlaşmazlıklar çözümleniyor. Her çemberin kendisine göre ritüelleri var. Böylece ekip çalışması güçleniyor ve çocuklar hem bireyselliğin hem de bir grup oluşturmanın tadına varıyor. Kendilerine özgü kimlik kazanıyorlar. Ayrıca sorunları yine kendileri çözüyor. Bir sorunu/problemi onu yaşayan kişilerin çözmesi önemlidir. Dışarıdan bir etki (örneğin öğretmen veya idareci) sorunu çözemez. Sorunlarını kendi çözen öğrenciler çözümü de içselleştiriyor ve kendi belirledikleri ilkelere daha sadık oluyor. Öz eleştiri gelişiyor.

· Her demokratik okulun ilk toplantısı okul ilkelerini belirleme toplantısı oluyor. Bu çok yoğun tartışmaların olduğu ve bazen günlerce sürebilen toplantılar.

· Öğrenme sürecini kendi belirleyen çocuk bundan zevk alıyor ve başarısızlığa uğrasa dahi motivasyon kaybı yaşamıyor hatta daha da motive oluyor.

· BBOM sitesinden öğretmen eğitimleri ile ilgili duyuruları takip etmeliyiz. Bu eğitimlere dışardan da katılabiliyoruz. İlla ki BBOM öğretmeni olmamız şart değil.

Ertesi gün Yılmaz Erdal liderliğindeki “Demokratik eğitim” atölyesine katıldım. Bu atölye daha çok uygulama şeklinde geçti. Grup olarak temsili bir okul ilkeleri belirleme toplantısı yaptık. Herkes öğretmen-veli-çocuk rolünden birini oynadı. Okul meclisinde (en üst karar organı) velilerin bulunup bulunmaması gerektiği üzerine bir “tartışma” yaptık. Yılmaz hocanın vurguladığı, demokratik okul için önemli beş ilke şunlardı:

1. Tutumlarını gözden geçir. (Ne dereceye kadar gücü, iktidarı seviyorum ve gücümün ne kadarını diğer insanlara bırakabilirim? Bunu kendine hep sor.)

2. Çocukların seçim haklarını mümkün olduğunca arttır.

3. Çocukların her seçiminin sorumluluğunu almalarını sağla. Sorumluluksuz seçim hakkı demokratik değil.

4. Kuralları çok net yapılandırın. Kurallar içinde kalan her boşluk gerilim yaratır. Sudbury okulunun devasa bir kurallar kitabı olduğundan, bu kitabın bir kısmının okulun kuruluşunda, bir kısmının ise ilerleyen dönemlerinde yazıldığından bahsedildi.

5. Her zaman gülün, pozitif olun. Okulun eğlenceli bir yer olduğunu gösterin.

Bunlar haricinde:

· Çocukla konuşurken yargısız konuşun. İktidar dilini kullanmayın. Yani çocuğu yönlendirmeyin onun kendi kararını almasını ve bu kararın sorumluluğunu üstlenmesini sağlayın. Sonuçlar hakkında sadece bilgi verin.

· İsteğimiz çocuğun okulda mutlu olması değil, iyilik halinde olmasıdır. Öğrenme her zaman mutlu bir eylem olmayabilir. Gitar çalmayı öğrenenlerin parmaklarının nasıl acıdığını örnek verdi.

· Bırakın çocuklar kendi sorumluluklarını kendileri yerine getirsin. Müdahil olmayın. Yanlış yaparak sonuçlarını kendisi görsün. Soğuk havada tişörtle dışarı mı çıkmak istiyor, bırakın çıksın.

· Karar alma sürecinde katılımcılık çok önemli. Ama kararın sonuçları kimleri ilgilendiriyorsa karar sürecinde onlar yer almalı.

· Şu anki sistemde kamu okullarında demokratik okulu uygulamak en başta yasal nedenlerle mümkün değil. Ama her öğretmen kendi sınıfında eğitim süreçlerini azami ölçüde demokratikleştirebilir. Demokrasiyi özümseyen sınıf disiplin sorunlarını da çözer ve öğretmenin yükünü hafifletir.

Katılımcıların büyük kısmının genç üniversite öğrencileri, genç öğretmenler vs. olması eleştirel eğitimin geleceği adına büyük bir sevinç kaynağıydı. Güzel etkileşimler ve tartışmalar oldu. Ana akım kongrelerde olduğu gibi kuru bir anlatım yerine fikirlerin ve görüşlerin çarpıştığı bir zemin sağlandı. Her sunum eğitimin derin bir meselesine vurgu yaptı. Ivırın zıvırla ilişkisi veya falanın filan üzerine etkisi gibi teorik ve içi boş önermelere sahip sunumlar yerine her biri provakatif ve eyleme dönük tartışmaların olması “evet bir eğitim kongresi böyle olmalı” dedirtti. Tabii ki daha fazla olabilirdi ama imkanlar ölçüsünde oldukça başarılı bir etkinlik yapılmış oldu. İnsanlar birbiriyle tanıştı ve alanın geleceğine yönelik görüşlerini paylaştılar. Bunda ertesi günü yapılan atölyelerin de büyük etkisi oldu. Darısı nice alternatif eğitim çalışmalarına diyelim …


Friedrich W. Nietzsche

15 Ekim 1844'te doğmuştur. Babası Karl Ludwig Protestan Kilisesinde papazdı. Karl Ludwig; Friedrich Nietzsche'nin annesi Franziska Oehler ile 1843'de evlenmişti. Doğumu Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm'in doğum gününe rastladığı için adı Friedrich Wilhelm olmuştu. (Nietzsche daha sonra ikinci adı "Wilhelm"'i çıkardı.) Kız kardeşi Elizabeth, 1846'da doğdu ve ondan sonra 1848'de Ludwig adında bir erkek kardeşi oldu. Babası Karl Ludwig'in baş ağrılarına tanı konulamamıştı. Daha sonra hızlı ilerleyen bir tümör olduğu saptandı fakat babası kör oldu ve öldü (1849). Onun ölümünü Friedrich'in erkek kardeşi Ludwig izledi (1850). Bu kayıp yüzünden annesi ve kız kardeşi ile birlikte Naumburg'a taşındılar (1850). Böylece çocukluk yılları kadınların himayesinde geçti.

İlköğrenimini Bürgerschule'de tamamladı. Orada Gustav Krug ve Wilhelm Pinder ile arkadaş oldu ve müzik de dahil pek çok konuda zekasını gösterdi. Müzik konusundaki üstün yeteneğine rağmen “Müzikte sıradan biri olmaktansa hiç olmam.” diyerek müzik kariyerini başlamadan bitirdi. On üç yaşında ilk eserini yazdı (1857). İlk şiirini de takiben 1861 yılında kafasını kurcalayan varoluş soruları üzerine yazdı.

1858 yılında ünlü protestan okul Schulpforta'yı kazandı. Orada Paul Deussen ve Carl von Gersdorff ile dost oldu. Şiir konusunda çalışmalarda bulundu. Müzikte kendini ilerletti. Üstün başarılar gösterdi ve öğrenimi esnasında da Antik Yunan ve Roma klasikleri ile tanıştı. Daha sonra teoloji ve klasik filoloji okumak için Bonn Üniversitesi'ne gitti. Burschenschaft Frankonia grubuna üye oldu ve ilk yarıyıldan sonra okulu bıraktı. İnancını kaybetmesi üzerine annesi bu duruma çok öfkelenmişti. Bunda David Strauss'un Life of Jesus kitabı da etkili olmuştu. Bununla birlikte hayat felsefesi yavaş yavaş oluşmaya başladı.


Nietzsche’nin felsefesi

Batıda XIX. yüzyılda felsefi sahada geleneksel çizgiden ilk önemli kopuş F.W.Nietzsche (1844–1900) ile gerçekleşmiştir. Nietzsche, çağının kültürel ve dini inancına karşı çıkmayı felsefe anlayışının temeline koymuştur.

Onun “üstün insan” anlayışı ve efendi–köle ilişkisini değerlendirme tarzından ortaya çıkan ahlak görüsü son derece önemlidir. Kendisinden sonraki birçok düşünür üzerinde oldukça etkili olan Nietzsche, felsefede de nihilizmin öncüsü olarak görülmektedir.

Nietzsche’nin felsefesi temelde yaşadığı dönemin tüm değerlerine, akımlarına ve felsefi dizgelerine karşı durma üzerine kuruludur. O, “değer” olarak hiçbir topluluğun ya da kişinin yücelttiği fikirleri değer olarak görmez. Bunlara karşı çıkarak, insanların geçmişten bu yana tüm başarılarını birer değer olarak kabul eder. Bu bakımdan değişmez mutlak doğrulara da karşı durmaktadır.

Kuşkusuz düşünceleri yaşadığı dönemin özellikleri tarafından etkilenmiştir. Buna karşılık Nietzsche de kendi çağdaşı olan ve olmayan pek çok düşünüre yön vermiştir. Öyle ki, en ünlü eseri olan Böyle Buyurdu Zerdüşt klasikler arasında yerini almıştır. Nietzsche Avrupalı filozoflardan, Michel Foucault, Gilles Deleuze, Jacques Derrida, Martin Heidegger, Albert Camus, Jean-Paul Sartre, Walter Kaufmann, R. J. Hollingdale, Alexander Nehamas, Georges Bataille ve Brian Leiter gibi isimleri etkilemiştir.

Böyle Buyurdu Zerdüşt, onun en önemli eseri olmakla birlikte, eserde akıcı, sert ve lirik bir üslup egemendir. Eserinde aforizmalardan (özlü söz) oldukça yararlanmıştır. Nietzsche’nin bu üslubunu kilise metinlerinin etkisiyle geliştirdiği söylenir. Onun bazı aforizmaları şunlardır;

§ İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.

§ Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır.

§ Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh...

§ Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler.

§ İnsan, diğer insanlardan hiçbir şey istememeye, onlara hep vermeye alıştığı zaman, elinde olmadan soylu davranır.

§ Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan.

§ Bir şeyden hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır.

§ Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.

§ Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.

§ Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki ...

§ Uygarlaşmış dünya ilişkilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini başkalarından üstün hisseder. Genel iyiyüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir.

§ Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur. Aynı şekilde, bir ülkünün hizmetinde olan her insan, ülkünün kendisine artık hiç kulak asmaz; onun buna zamanı yoktur. Demem şu ki, ülküsünün hala tartışılabilir olmasından yana olmak çıkarına aykırıdır.

§ Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.

§ Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.

§ Beni öldürmeyen her şey beni güçlendirir.

Ancak belki de tüm bunlardan daha ünlü bir sözü vardır Nietzsche’nin… Kuşkusuz o da “Tanrı öldü!” iddiasıdır.

Bu düşünceyi Nietzsche, ilk kez Şen Bilim adlı eserinde dile getirmiştir. O dönemin koşullarına göre yorumlanması gereken "Tanrı'nın Ölümü" düşüncesini, kendi tabiriyle bir kaçığın ağzından duyurur. Gündüz vakti elinde fenerle dolaşıp (bu bize Sinoplu Diyojen’i anımsatır)"Tanrı öldü! Tanrı öldü!" diye bağıran bir delinin ağzından, Tanrı'nın ölümünü ilan eder.

Nietzsche "Hiçbir adalete sığmayan, sayısız çatışma ve acılar iyi bir Tanrı'ya nasıl mal edilebilir?" düşüncesinden yola çıkarak, Tanrı'nın ölümünün insanın anlaşılmaz olan doğasını yenmesi için ve üstün insan'a ulaşılabilmesi için bir mecburiyet olduğunu savunmuştur.

Tanrı'nın, insanı yeryüzüne acı çekmesi için yolladığına inanır. Nietzsche bunu Empedokles adlı eserinde de vurgulamıştır. Nietzsche'ye göre "Sanatçı Tanrı" kendisini Yunanlıya bir model olarak sunar. Onun kendisine bir şekil vermesini, mermerin ya da taşın içinde gizli kalan heykeli çıkarıp, sonra da gerçekleştirilen bu sanat yapıtının tadına varmasını önerir. "Hristiyan Tanrı" ise emredicidir. İnsanın dünya nimetlerinden faydalanması yerine, çile çekmesini ister. "Tanrı'yı yadsıyoruz, Tanrı'nın sorumluluğunu yadsıyoruz ve böylece, yalnızca dünyayı biliyoruz." Nietzsche olaylar sonrası insanların Tanrı'yı suçlamayarak suçu dünyaya bulmalarının yanlış olduğunu düşünmüştür. Nietzsche'ye göre tüm değerler, dünyanın gerçek doğasını görmemizi engellemek amacıyla geliştirilmiş araçlardan başka hiçbir şey değildirler.

Bununla beraber, bu araçlar bizim için dayanılması zor bir dünyayı dayanılabilir kılabilmeye hizmet ederler. Bu hizmet yıllardır dinlerin varoluşu ile de desteklenmektedir. Dinler bize öbür dünya gibi güzel vaatler sunarak, bize bu dünyada yapmamız gerekenleri buyururlar. Bu buyruklar, insanların özgür ve başkaldıran doğasını yoketmeye onları birer sürü parçası haline getirmeye yöneliktir.

Nietzsche Tanrı anlayışına ve hayatı katlanılabilir kılan araçlara karşı çıkar. Öte yandan, bunlar varolmadan yaşamanın ne kadar zor olduğunu ve ne kadar yüksek düzeyde hayat ve birey bilinci gerektirdiğini söyler. İşte onun istediği de budur. Bilime ve dine hizmet edenler bu noktada birbirinden farklı değillerdir. İkisi de bu araçların ve vaatlerin tekrar tekrar insan hayatına girmesine ve insanların bunlara körü körüne bağlanmasına neden olurlar.

İnsanlar bu araçlardan kurtulup zorla bir gereklilik kazandırılmış dünyadan sıyrılmalıdırlar. Tanrı ölmüştür; çünkü insan kendi hareketlerini yönlendirebilecek düzeydedir. Fakat tahmin edildiği gibi Nietzsche bu durumdan tam bir çıkış önermez. Bu çıkışı insanların başarabileceğini söyler. Tanrı'nın ölümünü büyük bir reddedişe ve kendi üzerimizde sürekli bir zafere dönüştüremezsek, bu kaybın bedelini ödemek zorunda kalırız.

Nietzsche, aynı zamanda ‘kendi kaderi ile boğuşan bir düşünür’ dür. O’nun fikirlerinin odağında ‘güç istenci’ vardır. Güç istenci sadece çıplak güce değil, güce duyulan tutkuya da işaret eder. Nietzsche’nin gücü tutku ile istenilen bir kavram olarak insan edimlerinin merkezine yerleştirmesi onu iktidar filozofu yaptığı gibi bugün yapılan bütün iktidar tartışmalarının olmazsa olmaz mihenk taşı haline getirir.

Nietzsche’nin güç istenci kavramı yaşamı olumlayan bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayışı açıklığa kavuşturabilmek için üstinsan ve ebedi dönüş kavramlarının bilinmesi gerekir.

Üst insan veya “üstün insan” kavramı onun “bengi dönüş” kavramı ile birlikte ortaya koyduğu en önemli ifadelerden biridir. Nietzsche, üstüninsanın tüm evrenin amacı ve sebebi olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre üstüninsan insanlığın da amacıdır.

Nietzsche, üstüninsan kavramıyla, soylu bir insan eylemliliği kavramını yeniden kurmaya çalışır. Son insan, yalnızca maddi teselli peşindeyken, üstinsan yaşamını büyük eylemler uğruna harcamaya hazırdır. Üstün olmak, isteyerek iyinin ve kötünün ötesinde durmaktır. Nietzsche kendisini, üstüninsanın habercisi olarak tanıtır.


Üstün insanın toplum tarafından dışlanacağını seslendirir;

“İddia ederim ki benim üstinsan dediğime, siz şeytan diyeceksiniz.”

Eşitliğe de inanmayan filozof, bunu şöyle dile getirir;

“Çünkü insanlar eşit değildirler. Gerçek budur. Ve benim istediğim şeyi onlar istemezler.”

Halk tabakasını küçümseyerek, eşitliğe inanmadığını vurgular;

“Panayırda kimse üstinsanlara inanmaz. Orada konuşmak isterseniz halk tabakası göz kırpar ve "Biz hep eşitiz" der.” “Haydi haydi, ey üstinsanlar! Ancak şimdi insan, geleceğin doğum sancısındadır. Tanrı öldü, şimdi dileriz ki üstinsan yaşasın. Ey üstinsanlar, içten adamlar, açık kalpliler; güvensiz olun! Derinliklerinizi gizli tutun; çünkü bugün halk tabakasının günüdür.”


Nietzsche'nin üstün insanı, belli bir evrim sürecinin ardından, insanlar arasından çıkıp, bütün insanlığı yönetecek, tüm insanlara tahakküm edecek bir diktatör değildir. O, her ne kadar on dokuzuncu yüz­yılda kapitalizmin yarattığı fabrika köleleri­ne, kapitalizmin Hıristiyanlıktan miras alıp koruduğu köle ahlâkına, burjuva demokrasi­siyle onun eşitlik idealine karşı çıkarken, bu düzenin veya Avrupa'daki demokratikleş­menin bir yandan da zorbalık, acımasız bir diktatörün ortaya çıkışı için gerekli altyapı­yı hazırladığını söylemiş olmakla birlikte, onun üstün insanı, sanıldığının tersine Hitler değildir.

Düşünür rasyonalizmin bilim üzerine kurulu dünyasını perspektivizm kavramını geliştirerek şiddetle eleştirir. ‘Olaylarda durup kalan pozitivizme karşı “yani sadece olgular vardır” görüşüne karşı şunu söylemeliyim: Hayır, düpedüz olgular yoktur, sadece yorumlar vardır. Biz zati olarak hiçbir olguyu tesbit edemeyiz. Böyle bir şeyi istemek saçmalıktır. Siz her şeyin öznel olduğunu söylüyorsunuz. Ama bu da bir yorumdur. Özne doğrudan doğruya verilen değildir, tersine bir şeye ilaveten vehim edilendir, onun ardında saklı olandır. Sonunda yorumcuyu yorumun ardına koymak gerekli midir? Bu zihnen uydurmadır, varsayımdır. Denilebilir ki “bilgi” sözcüğünün anlamı olduğu oranda dünya tanınabilir. Ama o başka türlü yorumlanabilir, ardında bir anlam yoktur, tersine sayısız anlamları vardır. “Perspektivizm” Dünyayı yorumlayanlar bizim ihtiyaçlarımızdır. İçgüdülerimizin ve onların lehte ve alehte olanları. Her bir içgüdü bir tür egemen olma iptilasıdır, her birinin onun norm olarak diğer içgüdülere empoze etmek istediği perspektifi vardır.’

Nietzsche’nin ortaya koyduğu perspektivist anlayış Hegel’in mutlağın dışavurulduğu öze ilişkin yapıdan ayrılır. Nietzsche için dile getirilen bir anlam yoktur, dile getirilen bütün anlamlar vardır; hepsi güç istenci ile yapılan anlamlandırmalardır. Görünen kargaşa bilgilerin, gerçeklerin, hakikatlerin çatışması değil; iktidar tutkularının çatışmasıdır. Nietzsche’nin dünyasında modernlik ve bilgi insana ilişkin bir perspektifin ürünüdür. Nietzsche’ye göre bilmek sefil, geçici, ve hayalperest bir karaktere sahiptir. ‘Ona göre insan zekası özünde her şeyi olduğundan başka türlü gösteren bize dünyanın doğru bilgisini sunduğunu iddia ettiği halde aslında sunmayan bir güçtür. Her kavram, temsil ettiğini beyan ettiği şeyin, yanlışlamasıdır. Her kavram eşitsiz olanı eşitleme yoluyla doğar.’ Hiçbir şey birbiri ile tam olarak aynı değildir. Platon’un idealar dünyası aslında gerçekliğinden uzaklaştırılmış, özünden koparılmış koca bir boşluk dünyasıdır. Gerçekliğe ilişkin doğru bilgi vermezler; sadece hatlar çizmeye çalışır durum böyle olunca yaşamı kendi gerçekliğinden özünden koparır.

Perspektifin, görüş açısının, yorumun, olmadığı yer var olamaz. İnsan deneyiminin dışında böyle bir yer olduğu iddiası ise deneyimin özgün zenginliğinden ve canlılığından uzakta daima eksik kalmaya mahkum kendini sürekli olarak yanlışlayan bir tanımlamadır. Nietzsche için dolayımsız tanımlama söz konusu değildir, şeylerin gerçekte oldukları halin bilgisi, arzulanan ancak ulaşılamayan bir bilgidir. Nietzsche’ye göre çok çeşitli “gerçekler” vardır ve buna binaen hiçbir gerçek yoktur.



YARARLANILAN KAYNAKLAR

Başokçu, T. O. (2005). Bilge Karasu Metinlerinde Benlik Arayışı: “Ben”in Kuruluşunda Nietzsche’i Yansımalar. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ankara.


Karaismailoğlu, F. Ö. (2006). Sosyal Teoride İktidar Tartışmaları: Marx, Nietzsche, Weber, Foucault. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi. Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Bursa.


Mengü, M. (2006). Friedrich Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” Sözü ve Bunun Modern Felsefi Düşünce İçinde Kapladığı Yer. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi. Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir.


Nietzsche, F. (2011). Böyle Buyurdu Zerdüşt. (Çev. Funda Aydın). İstanbul: Sis.

………………………………… (2011). İnsan Nasıl Kendisi Olur? (Çev. Emir Aktan). Ankara: Alter.

Sevinç, A. (2007). Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin Ahlak Görüşü. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya.


NOT: Bu yazı bir doktora dersi kapsamında kaleme alınmıştır.

Erdem Oklay, © 2015. Tüm hakları saklıdır.

  • Facebook - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember