Yazının başlığını gören hemen herkes eminim burada sızlanıp hayıflanacağımı düşünmüştür. Ancak maalesef sizi yanıltacağım...


Son yıllarda bir akım var. 1980-1990'lı yıllardan veya daha eski kuşaklar için 1970'lerden çeşitli hatıralar ortaya bir güzel dökülüp, üstüne sosyal medyada bir de eski fotoğraflar paylaşılıp ahlar vahlar ediliyor. İnsanlar da altına hakikaten ne güzel günlerdi babında bol cıkcıklı yorumlar yapıyor. Şimdiki nesiller değer bilmiyormuş, nerde eski bayramlar vs.


Şimdi, öncelikle eski bayramlar tabi ki daha güzeldi. Çünkü çocuktun. Çünkü üzerinde bir yetişkinin sorumlulukları yoktu. Kafanın içinde düşünce namına tek gezinen şey hangi oyunu oynasak, ne yesek falandı... Yetişkin oldun, işini gücünü, ekmek derdini düşünür oldun. El öpüp para alan taraftan eli öpülen ve cüzdanı hortumlanan tarafa geçtin. Nerde eski bayramlar demeni haliyle normal karşılıyorum çünkü gerçekten de eski bayramlar daha güzeldi!


Bir çocuğun bakış açısıyla bir yetişkinin bakış açısının aynı olacağını düşünmek tabi ki anlamsız olacaktır. İkinci olarak diyelim ki yeni nesillerde gerçekten hiç iş yok. E bu nesil Jüpiter gezegeninden gelmedi ya. Onu da sen yetiştirdin.


Fakat benim geleceğim nokta başka. "Nerde o eski bayramlar" cümlesinin arkasında şu yatıyor: Bütün dünya değişti ve daha kötüye gitti ben ise aynı kaldım ve şimdi eski günlerin özlemini çekip hayıflanıyorum... :))


Bir kere evet dünya an be an değişiyor. İyiye veya kötüye gitme meselesi ise kişinin zamanını nasıl değerlendirdiği ile ilgili. Öte yandan dünyayla birlikte sen de değiştin. Bak, hayatında 10-15 sene önce sosyal medya diye bir kavram var mıydı mesela? Ama bugün post açıp, durum paylaşıyorsun.


Yani sen de değiştin. Tıpkı bütün dünya gibi. Ama sen burada topu sadece dünyaya atarsan olmaz. Peki, topu dünyaya kimler atar biliyor musun? Dış odaklı insanlar. Dış odaklı insanlar ya da odağını dışa almış insanlar olan biten her şeyden başkalarını sorumlu tutar, kendi sorumluluklarını görmezden gelirler. Mesela takım belki kötü oynamıştır ama onlar maç bitiminde kötü oynadıklarını söylemek yerine "Hakem taraf tuttu" derler. İşte "Nerde eski bayramlar" diye hayıflanan insanları da buna benzetiyorum. Onlar hep aynı kalmıştır ama dünya kötülüklerle dolmuştur. Başkaları hep kötüdür, kusurludur vb. Ama onlar sütten çıkmış ak kaşıktır(!)


Yapmayın.. Hayıflanmak yerine bu andaki güzellikleri bulup ortaya çıkarın. Ve o güzellikleri herkese ulaştırmak için çaba sarf edin. Hayat ancak böyle güzel, böyle anlamlı hale gelir...


Sağlıkla kalın. İyi bayramlar dilerim...





Zihnimizde insanları özgüveni yüksek olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayırmaya meyilliyizdir. Oysa gerçekte hepimiz zaman zaman özgüven sorunu yaşayabiliriz. En özgüvenli dediğiniz insanın bile yaşamının belirli dönemlerinde bunalıma girdiğini, atalete (tembellik) teslim olduğunu veya çalışmaktan zevk almadığını görürsünüz.

Kısacası özgüvenli olup olmama kişiye ve şartlara göre değişebilen bir durumdur. Aramızdaki fark belki de kiminin özgüvenini daha çabuk toparlaması, kimisi içinse bunun biraz zaman almasıdır. Yoksa full özgüvenli veya full özgüvensiz insan yoktur.

Derslerimde parmak kaldırmaya dahi çekinen, yanlış yapmaktan korkan, endişeli ve içine kapanık öğrencilerin ilçe çapındaki bir spor müsabakasında veya şiir okuma gibi yarışmalarda kendilerine inanılmaz güvendiklerini ve başarılı olduklarını gördüm.

Demek ki özgüven problemi insanın yapabildiği şeye odaklanması ve onun üzerine gitmesiyle alakalıdır. Nitekim özgüven sorununu aşmanın yolu, en iyi yaptığınız işe odaklanmak ve düzenli çalışarak o işi geliştirmektir. Yapabildiğinizi gördükçe bunu farklı senaryolara da transfer edebilirsiniz. Bunu çok görüyorum. Örneğin sporda iyi olan öğrenci okulda öğretmen ve öğrenciler tarafından daha fark edilir oluyor ve bu da onun gururunu okşuyor. Bu motivasyonla derslerine de daha fazla özen gösterip notlarını yükseltebiliyor.

Özgüven problemi yaşıyorsak, tavsiyem geçmişte yaptığınız, başardığınız ve takdir gördüğünüz işleri düşünün ve o anki hislerinizi geri getirecek eylemlerde bulunun. Mesela ödül aldıysanız ödülünüzü elinize alıp o anki heyecanı tekrar hissetmeye çalışın. Bilinçaltınıza hep olumlu mesajlar gönderin ve en önemlisi yapabildiğiniz en iyi işin üzerine gidin. Sonra da bu işi ilişkili diğer durumlara transfer edin.





Yazı dizimize hız kesmeden devam ediyor ve bu bölümde hedef ve sınırların önemine değiniyoruz. Önceki yazımızı insan ve toplumun özgürleşimindeki ince ayrım noktasında bitirmiştik. Bireysel olanla toplumsal olanın flu sınırını sorgulamıştık. Gerçekten de bu sınır öylesine gri bir alandır ki pek çok insan kendi öznel kimliğiyle toplumsal rollerini birbirinden ayırt edememekte, veya bunları birbiri içinde geçişli olmaya imkan tanıyacak biçimde kullanmaktadır. Yani bir karmaşa yaşamaktadır.


Şöyle bir örnek düşünelim. Bir işletme kurmak istiyorsunuz ve kuracağınız işletme bölge açısından çok önemli bir iş kolunu temsil ediyor. Onlarca insana iş kapısı açacaksınız. Bu işletmeyi açabilmek için belediyeden ruhsat almalısınız. Yapacağınız işin önemini düşündüğünüzde belediyenin ruhsat vereceğinden zaten eminsiniz. Ancak belediye başkanı sizinle kavgalı bir eski arkadaşınız. Bu durumda belediyeden ruhsat yani işyeri açma izni almanız ne derece mümkündür?


Soruya iki türlü cevap verebiliriz. Geleneklerin ağır bastığı toplumlarda insanlar geçmiş yaşantıları, tecrübeleri, büyüklerin sözünü vs. çok dinlerler. Hatta geleneksel toplumlarda bunları koşulsuz kabul edip, değişmez doğrular olarak putlaştıranlar bile bulunabilir. Bu nedenle yukarıdaki örneğimiz eğer böyle bir toplumda yaşanıyorsa muhtemelen belediye başkanı arkadaşlık ilişkisi ile topluma hitap eden resmi görevini birbirine karıştıracak ve izni vermeyecektir/verilmesine engel olacaktır. Geleneklerin ağırlıklı olmadığı toplumlarda ise geleneklerin sosyal yaşamdaki sınırları bellidir ve toplumsal rollerle kişilerarası ilişkiler birbirine nadiren karışır. Üstelik bu tür bir karışıklığı önlemeye dayalı yasal tedbirler de açıktır. Bu durumda böyle bir toplumda belediye başkanı hukuki şartları sağlayan bir kimseye, bu kavgalı olduğu arkadaşı dahi olsa, izin vermek durumundadır. Diğer bir deyişle; geleneksel toplumlarda geleneklerin, toplumun veya ataların hukuku geçerliyken, geleneksel olmayan toplumlarda ise demokrasi ve evrensel ilkelere dayalı hukuk kuralları geçerlidir.


Kendi toplumumuz açısından düşündüğümüzde ki yukarıdaki toplumsal ayrımların geçiş noktasında olan bir toplumuz ama geleneksel yönümüz hala ağır basıyor, eylem ve düşünceleriniz büyük oranda bir başkasına bağlıdır. Yine belediye örneğinden devam edersek; işyeri açmak için sadece yasal prosedürleri yerine getirmek yeterli olmamakta, yetkili kimselerle hoş geçinmek yani kişisel ilişkileri de ayakta tutmak gereklidir. Bu durum açık ki insanı nesneleştiren, onun özgürlüğünü “başkalarına” bağlayan ve sağlıklı olmayan toplumsal ilişkileri çoğaltan bir durumdur.


Herkesin bir başkası üzerinde otorite gücü elde edebildiği bir toplumda gerçek anlamda özgür olan kimdir? Belediye başkanı işyeri sahibi üzerinde otoriteydi. Peki bu onun özgür olduğunun bir göstergesi midir? Kuşkusuz hayır. Çünkü otorite de gücünü göstermek adına kendisine boyun eğenlere en azından örneğimizdeki gibi “yüzüne gülenlere” muhtaçtır. Otorite ile otoriteye hoş görünen arasındaki bu bağımlılığın sağlıklı bir sonuç doğurmayacağı açıktır.


Öyleyse iyi bir yaşam sürmenin temelinde bireyin önce hedeflerini ve sınırlarını iyi belirlemesi, diğer insanlarla arasındaki ilişkilerde kararlı bir tutum ve davranış kalıpları sergilemesi elzemdir. Üstelik bunu içinde bulunduğu toplumsal yapının gerçekleri ile ters düşmeden yapmalıdır. Açıktır ki bu oldukça zor ve yorucu bir süreçtir.


Sonraki yazımızda da bunların üzerinde duralım.

  • Facebook Sosyal Simge
  • YouTube Sosyal Simge
  • Twitter
  • LinkedIn Sosyal Simge
  • Instagram

Erdem Oklay, © 2015. Tüm hakları saklıdır.

powered by Wix.