Yıllardır öğretmenlerin itibarsızlaştırılmasına yönelik çok söylem duyduk. Türlü çevrelerden gelen bu söylemlere artık alıştık desek yeridir.

Bunların sonuncusu TÖZOK başkanı olan Nurullah Dal'dan geldi.


Neymiş?


"İşe gitmeden maaş alıyormuşuz"


"Öğretmenler rahata alışmışmış..."


Tamam hadi kabul edip (etmiyoruz ya) bunu bir kenara koyalım. Peki, Nurullah Dal kimmiş diye basit bir tarama yapınca karşıma şu aşağıdaki makale çıktı:


https://www.hurriyet.com.tr/egitim/ozel-okullarin-yeni-baskani-nurullah-dal-ogretmene-yatirim-en-buyuk-onceligimiz-40414795


Gördüğünüz üzere 2017 yılındaki demecinde "öğretmene" yatırım yapılması gerektiğini söyleyen Nurullah Dal, 2019 yılında TÖZOK başkanlığına yeniden seçilmesinin ardından da şu açıklamayı yapıyor:


"1951 yılından beri hizmet vermekte olan Türkiye Özel Okullar Derneği her zaman olduğu gibi Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün çizdiği çağdaş medeniyet yolunda sizlerin de desteğiyle hizmet vermeye devam edecek. Bu dönem en büyük önceliğimiz yine öğretmen eğitimi alanında olacak. Bu vesile ile Türkiye'de yabancı dil eğitiminin kalitesinin arttırılması için Avrupa Birliği ülkeleri ile ortak çalışma ve karar alıcıların, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin, MEB yöneticilerinin ve toplumun erken yaşlarda dil öğreniminin önemi hakkındaki farkındalık düzeyinin yükseltilmesi amacıyla derneğimiz tarafından...

Kaynak: https://www.hurriyet.com.tr/egitim/tozok-baskani-yeniden-nurullah-dal-41165430


Farklı zamanlardaki bu iki haberde Nurullah Bey'in öğretmenlere önem verdiği görülüyor, nitekim özgeçmişine baktığınızda kendisi mühendislik ve işletme-iktisat alanlarında eğitim almış olsa da eğitimci bir aileden geldiği ve uzun süredir eğitim camiası içinde olduğu biliniyor.


Peki Nurullah Dal bu "talihsiz" açıklamayı neden yapıyor?


Ben bu açıklamanın ardında temel bir işletmeci mantığı görüyorum. Nedir bu mantık? Ne olursa olsun işletmeyi ayakta tutma mantığı. İşletmenin kendisi okul, emekçileri öğretmen olunca işverenin de işletmeyi ayakta tutmak için öğretmenin çalışmasına ihtiyacı var. Öğretmenin çalışması için de okulların açılması lazım. Peki Dal'ın açıklamasında bahsettiği "DSÖ'nün 'okulların açılması yönündeki görüşü' nedir?


O görüş de DSÖ sözcüsü Michael J. Ryan tarafından dile getirilmiş:


https://bodrumhaber.com/dsoden-okullarin-acilmasina-iliskin-degerlendirme/


Haberin içeriğine bakıldığında sözcü, "doğrudan" okulları açın demiyor. Şöyle diyor:


Okulların açılması politik bir karar olmamalı. Bu çocuklar için adil değil. Eğer pandemiyi bastırabilirsek, okullar güvenle açılabilir.

Yani öncelik olarak pandemiyi işaret ediyor.

Yine de mesele bu değil. Mesele topluma alenen öğretmenlerin işten kaytarmacı olduklarının ve haksız kazanç elde ettiklerinin söylenmiş olması. Daha doğrusu böyle bir etiketi yapıştırma arzusu. Üstelik pandemi döneminde öğretmenlerin canhıraş çalışmaları ortadayken...


Önceki demeçlerine istinaden yine de Nurullah Bey'in öğretmenlere önem verdiğini düşünüyor ve açıklamasını haddini aşmış bir eylem olarak nitelendiriyorum. TÖZOK gibi sonuçta eğitimle ilgili bir kurumun başında olan insanın daha dikkatli konuşması gerekirdi.


Kendisine düşen kamuoyu önünde "yanlış anlaşıldım" gibi kaçamak lafların ardına sığınmak değildir. Umarım ki bunu yapmaz ve açıkça özür diler.


Yakışanı budur.


Blog konusunu bir süredir boşlamıştım. Zira ülke gündemi o kadar hızlı değişiyor ki tam aklıma bir şey takılıyor bir bakıyorum hooop o konuyu geçmişiz. E araya kendi özel işlerim de girince yazmaya eriniyor insan.


Yine de bir yerden başlamak lazım...


O yüzden kısa kısa toparlayarak bazı konular hakkında görüşlerimi paylaşacağım.


OKULLAR AÇILIR MI?


Valla hiç eğip bükmeye gerek yok. Orasını Allah bilir demek durumundayım. Sayın Selçuk, okulları birlikte açalım diyor. Ama öte yandan pandemi durumu da çok kritik. Geçen Mart ayından beri okulların kapalı olduğu da düşünülürse ben okulların açılacağını ancak eğitimin bizim bildiğimiz klasik şekilde devam etmeyeceğini düşünüyorum. Bu konuda da tüm senaryoların hazır olduğu söyleniyor ama önemli olan sahadakilerin yani öğretmenlerin hazır olup olmadığı. İşte o noktada endişelerim var. Durum biraz da kervan yolda dizilir durumu gibi.


Tabi 31 Ağustos itibariyle açılacak okulların bir süre sonra da tekrar kapatılma riski de var. Her halukarda uzaktan eğitim fikrine alışmalı ve bunu geliştirme yoluna gitmeliyiz diyorum. Ehven-i şer...


KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ


Kadın ve erkeğin insan hakları gereği tamamen eşit olduğu ve insan haklarını kullanma bakımından da ayrımcılık yapılamayacağı başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olmak üzere çok sayıda yasal metin ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır.


Oysa son zaman bilhassa kadınlar arasında şu görüşün yaygınlaştığını görüyorum: "Evet eşit değiliz ama farklıyız ve birbirimize muhtacız." Şimdi bu görüş bizzat eleştirdikleri erkek egemen cinsiyetçiliğe yağ sürer. Neden mi? Kadınların bu görüşü savunurken dile getirdikleri kavramların hemen hepsi kadın-erkek arasındaki biyolojik farklılıklara yönelik. Mesela kadın-erkek beyni arasındaki farklar vs.


İyi de erkek hegemonyası da bizatihi biyolojik kökenli değil mi? Misal, adam ne diyor, ben güçlüyüm diyor. Yani fiziksel gücünden bahsediyor. Benim beynim daha büyük diyor. Hatta direkt olarak cinsel organını öne sürerek kadınlara üstünlük sağladığını iddia edenler var. Dikkat edin bunların hepsi biyolojik kökenli iddialar. Yani sen adamın sahasında onun söylemleri üzerinden kendini ispata girişiyorsun. Bir nevi deplasmanda galibiyet arıyorsun hem de kendi sahanda kazanma şansın varken... Kadınlar, aman ha bu tuzağa düşmeyin ve eşitlik mücadelenizi evrensel hukuk ilkelerinden ayırmayın, derim.


Şimdilik bu kadar olsun.


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.



Yazmanız gereken koca bir makale var ama hiç canınız istemiyor...

...

Haftaya tez izlemeye gireceksiniz ama daha bir sunum bile hazırlamadınız...

...

Sahi yetiştirmeniz gereken bir proje vardı, o ne oldu?...

...

Kitap bölümünün ilk taslağını iki gün içinde teslim etmeniz gerekiyor ama hala çok geridesiniz...

...

İncelenmesi gereken tezler, hakemlik için gönderilen makaleler, öğrenci ödevleri, sunumlar, daha kongreye bildiri metni de hazırlamadınız...

Say say bitmiyor ama bir türlü de eliniz uzanmıyor?


Tanıdık geldi mi?

Merak etmeyin yalnız değilsiniz. Akademisyenler gibi yoğun çalışan meslek mensuplarının genel hastalığına yakalandığınız söylenebilir: Ertelemecilik.


Sonuç mu? Tabii ki, kendini kandırmaca'lar, daha çok var'lar, nasılsa yazarım'lar, bir ara bakarım'lar... Olmadı; hastaydım'lar... O iş bugüne miydi'ler... İleri bir tarihe sarkıtma'lar veya tümden iptal etmeler...


Kısacası; ertelenen ve boşa geçen hayat'lar...


Peki ertelemecilikten nasıl kurtuluruz? Tabii ki bu alanda çalışan uzmanlar var ve konuyla ilgili pek çok kaynak da mevcut. Ancak ben kendi deneyimlerimi ve okuduklarımı özetlersem şöyle öneriler sunabilirim:


1. Ertelemecilik tembellik değildir. Aksine en çalışkan insanların yakalandığı bir sorun olarak görüyorum. Tek sıkıntı büyük iş yüküne karşılık organizasyon ve motivasyon sorunu yaşamak. Bu yüzden kendinizde tembelim hissiyatı yaratmayın. Üzerinize bu etiketin yapışmasına izin vermeyin.


2. Zaman yönetimi çok önemli. Çünkü geri döndüremediğimiz tek şey zaman. Bu yüzden yaşamınızı planlamalı, düzenli bir hayat sürmelisiniz. Neyi, ne zaman, ne kadar sürede yapacağınızı bilirseniz kafanız mutlaka daha rahat olacaktır. Ayrıca dışsal motivasyon kaynaklı işler yerine içsel motivasyon kaynaklarınızı harekete geçirmeniz çok önemli. Başkasının sizden beklentileri yerine kendi arzularınız doğrultusunda yapacağınız çalışmalar, sizi masanın başına çok daha kolay oturtacaktır.


3. Üzerinize asla kaldıramayacağınız kadar çok iş yüklemeyin. İş yükü altında ezilmek zihnen tüm işleri reddetmeyi beraberinde getiriyor. Bu da ertelemecilik oluyor. Her projede yer almayın, her makalede yazar olmayın, bu kitap da siz olmadan çıksın ne olacak? Dünya'yı siz kurtarmıyorsunuz emin olun. Sizden kaynaklı olmayan sebeplerden ötürü iş yükünüz fazlaysa bu işleri aciliyet ve önem sırasına koyarak halletmeye bakın. Bırakabildiklerinizi bırakın veya size yardımcı olabilecek kişilere paylaştırın. Üniversitede iseniz araştırma görevlileri bu iş için biçilmiş kaftan :))


4. Kendinize haftalık bir program yapın ve mutlaka programınıza uyun. Ölseniz de kalsanız da o bilgisayarın başına oturun. İlk başta zor gelecektir ama işe başladıktan sonra kendinizi huzurlu hissedeceksiniz.


5. İşleriniz için yıllık bir planlama yapın. Örneğin tez yazıyorsanız, hangi ay ne yapacaksınız? Veri toplama ne zaman bitecek? Tartışma kısmı ne zaman yazılacak gibi o işleri küçük hatta minik parçalara ayırın. Daha önce de dediğim gibi kararsızlık ertelemeciliğe yakalanmanın en kolay yoludur. Hangi hafta hatta mümkünse hangi gün ne yapacağınızı bilirseniz hem içiniz rahat eder, hem gözünüzde büyüyen bir iş küçülmüş olur hem de o işi yaparak huzur bulursunuz. Bu da sizi motive eder.


6. Geçmişteki başarılarınızı düşünün. Zor zamanların üstesinden nasıl geldiğinizi vb. Hatta onları bir yere tarihsel sırada yazın. Kısacası kendi başarı tarihinizi yansıtın. Hatta bir günlük tutmanızda da çok fayda var. Büyük motivasyon oluyor kesinlikle tavsiye ederim. Sizi çalışmadan uzaklaştıran, motivasyonunuzu kıran duygu, his ve durumları açıkça belirtirseniz düşmanlarınızı da yakından tanımış olursunuz.


7. Sizi üzen, motivasyonunuzu düşüren, zamanınızı çalan şeyleri belirleyin. Örneğin kötümser arkadaşlar, TV başında veya sosyal medyada geçen zaman vb. Bunları hayatınızdan çıkarın veya işlerinizi aksatmayacak zamanlara saklamak üzere minimuma indirin. Dikkatinizi başka yöne çeken her şey sizin düşmanınızdır. Örneğin ben sosyal medya için gün içinde belirli kısa aralıklar belirledim ve bunun dışına çıkmıyorum. Ayrıca internet tarayıcımın sık kullanılanlarından da sosyal medya ikonlarını kaldırdım ki gözüm onlara takılıp tıklamayayım. TV zaten beş sene oldu izlemiyorum.


8. Yapılacaklar listeniz olsun ve bunu sürekli göz önünüzde tutun. 5. maddede belirttiğim planlamaya göre bu listede başardığınız aşamaları kırmızı kalemle çizin. İnanın çok büyük motivasyon!


9. Düzenli bir hayat yaşamaya gayret edin. Organize olun. Çalışma ortamınızdan dikkatinizi dağıtacak her şeyi uzaklaştırın. Ne kadar koşturmaca içinde olursanız dikkatiniz gerçekten önemli olan şeylerden o kadar sapacaktır. Koşturmaca içinde olmak çalışkanlık değildir. Aksine düzensiz bir yapıya işaret eder. Ajanda kullanabilirsiniz mesela.


10. Hayata sırf çalışmak için gelmedik. Arada bir nefes alın. Bir eğlenceniz, hobiniz olsun. Gezin, dolaşın, yürüyün... Çalışmalarınıza uzaktan bir bakın. Kendinizi dışardan bir göz olarak düşünün ve objektif olarak değerlendirmeye çalışın. İnsanların gözünde nasıl bir izlenim bırakıyorsunuz? Sorgulayın.


Son olarak şunu belirteyim: Tüm önerilerime uysanız bile ertelemecilik yine gelip kapınızı çalacaktır. Yani ben bundan yüzde yüz kurtuluş olduğunu düşünmüyorum. Ama bu öneriler sizin ertelemeciliğe daha az yakalanmanızı ve yakalandıktan sonra da kısa zamanda çalışma sisteminize dönüşü sağlayacaktır.


Bu yazıyı paylaşırsanız çok memnun olurum :))

1
2

Erdem Oklay, © 2015. Tüm hakları saklıdır.

  • Facebook - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember